Istanbul Efendisi Ardiyesi
  Osmanlı Esnafına Genel Bakış
 


OSMANLI ESNAFINDA UYUM VE DÖNÜŞÜM: 1650-1826


16. yüzyıldan sonra dünya ekonomisinde değişen dengeler, Osmanlı İmparatorluğu'nu Avrupa'nın bir uydusu haline getirmiş ve imparatorluğun tarımsal ve endüstriyel üretimini köklü bir yapısal dönüşüme uğratmıştır. Klasik literatürde "düşüş" olarak isimlendirilen kapsamlı bir paradigmaya uygulama alanı sağlayan bu gelişme, öngördüğü dünya ölçekli yeni işbölümü doğrultusunda imparatorluğun geleneksel iktisadi kurum ve politikalarında ciddi değişiklikleri de beraberinde getirmiştir, imparatorlukta üretimin örgütlendiği temel yapılar olan esnaf loncaları, söz konusu dönemde topyekün bir dönüşüm sürecine girmişler ve yapılarında barındırdıkları ve klasik dönemle özdeşleşmiş birçok unsuru terk veya ikame ederek 19. yüzyıla değin varlıklarını güçlükle de olsa sürdürebilmişlerdir. Bu yazının temel amacı, bahisolunan süreç zarfında uzun dönemli bir düşüş yaşadığı varsayılan Osmanlı esnaf loncalarının, aslında gösterdikleri uyum ve dönüşüm sayesinde çöküşten ziyade, bir yeniden yapılanma süreci geçirdiklerini ortaya koymaktır. Burada bu bakış açısından hareketle Osmanlı esnafının iki yüzyıllık tarihine damgasını vuran belli başlı gelişmeleri inceleyip, modern-öncesi Osmanlı emek tarihinin genel hatlarını yeniden çizmeyi amaçlamaktayız.

Osmanlı esnafının tarihsel gelişimine devinim kazandıran değişikliklerden ilki ve belki de en önemlisi, 16. yüzyılda baş gösteren nüfus artışı ve kentleşmeyle ilintilidir. 16. yüzyılın ikinci yarısında "fiyat devrimine paralel olarak baş gösteren ve 17. yüzyıl başlarına kadar inişli çıkışlı eğilimlerle devam eden Celali isyanları, başta Anadolu olmak üzere imparatorluğun birçok bölgesinde etkisini gösteren nüfus hareketlerinde büyük rol oynamıştır, ikinci önemli gelişme ise doğrudan mülkiyet olgusuyla ilintili olup, devletin vakıf-lonca ilişkisine sekte vuran bazı yeni politikalarının sonucunda ortaya çıkmıştır. Osmanlı şehirlerinde, zanaatkarların atölye ve dükkânlarının mülkiyeti büyük oranda vakıfların elindeydi. 17. ve özellikle 18. yüzyılda, Osmanlı Devleti'nin bazen müsadere yoluyla, bazen de sadece vakıfların devlete karşı yükümlülüklerinde yaptığı değişikliklerin sonucu olarak, önce vakıf-lonca ilişkisindeki süregelen dengede ve dolayısıyla da loncaların örgütlenmesinde ciddi bir dönüşüm başlamıştır. Özellikle savaşların gerektirdiği acil nakit ihtiyaçlarını karşılamak üzere, iltizamın ve daha sonra malikane uygulamasının yaygınlaştığı bu dönemde, müsadere-müzayede cenderesindeki esnaf ciddi bir açmazla karşı karşıya kalmıştır.

Bir diğer önemli gelişme de 18. yüzyıl başlarında, "gedik" denilen ve belli bir zanaatla uğraşım hakkını o zanaatın ustalarının yed-i tasarrufuna bırakan yeni bir uygulamanın yürürlüğe konmasıyla kendini göstermiştir. Esnaf loncalarının modern tarihinde önemli bir rol oynayan gedik, 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar geçirdiği değişim sırasında zanaatkarların loncalardan koparak zanaatlarını bireysel olarak sürdürmelerini daha çekici bir hale getirmiştir. Ustanın öncelikle belli bir zanaattaki yetkinliğini onayan gedik, bunun yanında ustaya içinde zanaatını icra ettiği atölye veya dükkânda var olan sabit sermayenin (çıkrık, tezgâh vb.) miras ve satış yoluyla devredilmesi de dahil olmak üzere bütün tasarruf haklarını sağlamıştır. Bu hakları eline geçiren usta, gerektiğinde başka mahallere taşınıp müstakil işyerini açarak, Osmanlı loncalarının temel özelliklerinden birisi olan "bir zanaatın aynı sokak ve mahalde icra edilmesi" ilkesini uygulamada sona erdirmiştir.
Son olarak da çok sık sözü edilen ama hiçbir zaman detaylı bir çalışmanın konusu olmamış, yeniçeri-esnaf ilişkisini ele almak istiyoruz. 16. yüzyıl sonlarından itibaren imparatorluğun hemen hemen önde gelen bütün şehirlerinde kendini gösteren yeniçerilerin loncalarla yakınlaşması, yeniçeri ocağının 1826 yılında lağvedilmesine değin yoğun bir biçimde sürmüştür. Şehirden şehre benzerlikler ve farklılıklar gösteren bu yakınlaşma, başlangıçta esnaf için bir tehdit unsuru olan yeniçerilerin zamanla esnaflaşması ya da tam tersi bir şekilde, Kahire örneğindeki gibi, esnafın yeniçerileşmesi veya imparatorluğun birçok şehrinde olduğu gibi yeniçerilerin esnafa yan hizmetler sağlayan bir kesim haline dönüşmesine yol açmıştır.

Bu arada, çalışmanın kapsadığı zaman ve coğrafi sınırlardan da bahsetmek gerekmektedir. Yukarıda söz edilen gelişmelerin gedik dışında kalanlarının kökenleri 16. yüzyıla uzanmaktadır. Buna rağmen başlangıç noktası olarak 17. yüzyılın ortasını seçmenin çeşitli teknik nedenleri vardır. Her şeyden önce, yalnızca bu tarihten sonrası için İstanbul’daki esnaf loncaları hakkında sistemli ve tama yakın bir bilgiye ulaşmak mümkündür. Aynı şekilde imparatorluğun diğer büyük şehirlerindeki (örneğin Kahire, Şam) benzeri örgütlenmelere dair ayrıntılı ve özgün bilgiye de ancak bu dönemden sonrası için ulaşılabilmektedir.
Evliya Çelebi'nin 17. yüzyıl ortalarında kaleme alınmış Seyahatnamesi, İstanbul'daki ve Kahire'deki esnaf loncaları hakkında detaylı bilgiler ve loncalarla ilişiği bulunan nüfusun büyüklüğü hakkında yaklaşık bir fikir vermektedir.

Yazar, eserine sayısal bazı veriler de eklediğinden, çalışması Osmanlı loncaları üzerine olan yazımda özel bir yer tutar (Evliya Çelebi, 1967). 1650'yi başlangıç olarak seçmemizin diğer bir gerekçesi, Osmanlı sosyal ve iktisadi tarihi üzerine araştırmaların genellikle klasik dönem sonrası, yani 16. yüzyıldan sonraki dönem üzerinde yoğunlaşmış olmasıdır. Aslında esnaf loncalarıyla ilgili olarak imparatorluğun belli bölgeleri için farklı başlangıç noktaları seçme zorunluluğu ortaya çıkar. Konu üzerindeki çalışmaların yetersizliği hakkındaki söylediklerimize ilaveten, somut belgelere dayanan Osmanlı sosyal ve iktisadi tarihinin iddiaların aksine halen emekleme dönemini yaşayan bir araştırma sahası olduğunu ve araştırmaların çoğunlukla imparatorluğun iyi belgelenmiş dönem ve bölgeleri üzerinde yoğunlaştığını vurgulamamız gerekir.
Çalışmada 1826 yılının bitiş noktası olarak seçilmesinin nedeni ise, bu tarihin yeniçeri ocağının kaldırılması ve Osmanlı İmparatorluğu'nda köklü bir dönüşümün göstergesi kabul edilen Tanzimat Dönemi'nin günümüz tarih yazımında sembolik de olsa bu tarihle başlatılmasıdır. Yeniçeri ocağının kaldırılması, aralarında kuşkusuz Osmanlı topraklarındaki temel üretim ve emek örgütleri olarak esnaf loncaların da bulunduğu "eski, yerleşik kurumların yıkılmasındaki ilk adımdır." (Lewis, 1968:99).

Osmanlı bürokrasisi, bu noktadan sonra aşamalı olarak gerçekleştirdiği merkezileştirme süreciyle devletin tüm kontrolünü ele geçirmiş ve aralarında loncaların da bulunduğu sosyal-iktisadi kurumlar üzerindeki kontrolünü azaltmak suretiyle üstünde taşıdığı modern-öncesi devletin yükümlülüklerini de terk etmeye başlamıştır. Tanzimat reformlarıyla her alanda kendini gösteren modern devlete geçiş sürecinde, büyük ölçüde bağımsız bir üretim biçimine dönüşecek şekilde parçalanmış bulunan esnaf loncaları, o zamana kadar devletin onlara sağladığı hammadde alımındaki önceliklerinden, vergi ödemedeki kolaylıklara kadar ayrıcalıklarının birçoğunu yitirmişlerdir. 19. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde, Islah-ı Sanayi Komisyonu deneyimi çerçevesinde loncaların yeniden canlandırılması yönünde bir girişim söz konusu olmuşsa da bu, ancak sınırlı bir başarıyla sonuçlanmıştır. Böylece, esnaf loncalarının 16. yüzyılda başlayan serüvenleri, imparatorluğun en uzun yüzyılında büyük ölçüde sona ermiştir.

Çalışmamızın coğrafi sınırlan kısıtlıdır. Sınırlı sayıda dil bilmemiz ve bazı kaynaklara ulaşamamamız, üzerinde duracağımız konularla ilgili olarak çalışmamızda imparatorluğun bölge ve şehirlerine eşitsiz bir vurguyu da beraberin­de getirmiştir. Balkanlar üzerine bazı gözlemlerimizin yanı sıra, bu çalışmanın asıl odak noktasında bugünkü Türkiye ve Suriye'nin sınırları içinde kalan bölgeler bulunmakta, imparatorluğun başkenti İstanbul, belge zenginliği nedeniyle diğer yerleşim merkezlerine göre daha çok yer kaplamaktadır. Balkanlara imparatorluğun diğer bölgelerine nazaran daha fazla yer ayrılmasının nedeni ise son yıllarda buradaki lonca örgütleriyle ilgili çok sayıda araştırmanın gerçekleştirilmiş olmasıdır.

Osmanlı esnaf loncalarının tarihçesini inceleyenler arasındaki yaygın eğilim, bu kurumlan özellikle devletle olan ilişkisi açısından ele almak yönünde olmuş, sonuçta lonca üretiminin sosyo-ekonomik boyutu idari ve kurumsal yanının gölgesinde kalmıştır.
Sosyal ve iktisadi tarih açısından bakıldığında, zanaatkarların, vergi mükellefiyetlerinden ziyade üretici yanlan ön plana çıkar. Kuşkusuz, üretimin sosyo-iktisadi boyutunun kurumsal ve idari unsurların gölgesinde ele alınması, daha önce de işaret edildiği gibi Osmanlı endüstri öncesi zanaatsal üretiminin olağan akışının ortaya çıkarılmasına (Faroqhi, 1989: 90) bağlıdır ve bu konudaki yetersizlikler, Osmanlı toplumunun tarihsel gelişiminin dinamiklerini kavramak konusundaki güçlüklerin daha uzun zaman sürmesine yol açacaktır.

Esnaf loncaları, belirli bir mesleği karşılıklı kontrol ve yardım esasları çerçevesinde, hiyerarşik bir işbölümüne dayalı olarak gerçekleştiren kesimlerin bir araya gelip oluşturdukları kentsel üretim örgütleridir. Osmanlı topraklarındaki esnaf loncalarının ilk defa ortaya çıktıkları yer ve zaman kesin olarak bilinememekle beraber, yukarıdaki tarife uygun bir şekilde etkinlik gösteren loncaların, küçük ya da büyük farklılıklarla da olsa, 16. yüzyıldan itibaren tüm büyük kasaba ve şehirlerde var olduğu belgelenmiştir. Loncaların Osmanlı tarihi boyunca uğradıkları yapısal değişimleri karşılaştırmalı bir bakış açısıyla inceleme yönünde herhangi bir çaba görülmemektedir.
Burada üstünde duracağımız, etkileri imparatorluğun bir ucundan diğerine tüm büyük kasaba ve şehirlerinde hissedilmiş olan gelişmelerin arka planında, kendisini Osmanlı topraklarında gittikçe daha güçlü bir şekilde hissettiren Avrupa iktisadi yayılmacılığının yer aldığını belirtmek gerekir.
Bu dönemden sonra, imparatorluktaki tarımsal üretimin ticarileştiği ve endüstride önde gelen sektörlerin birçoğunun üretimlerini önemli bir oranda Avrupa'ya yönelik olarak yapmaya başladıkları belgelenmiştir.

Biz bu ana dek yapılan çalışmalarda bu sürecin dinamiklerinin yeterince vurgulandığı gerekçesiyle dikkatimizi daha alt düzeyde gerçekleşen gelişmelere, yani imparatorluğun yerel ve içsel dinamiklerine kaydırmayı uygun gördük. Aşağıda inceleyeceğimiz gelişmeler, buzdağının sadece su üstündeki kısmını oluşturmaktadır. Çalışmanın üzerinde yoğunlaştığı dönem boyunca, başta sermayenin niteliğindeki değişiklikler olmak üzere, kredinin yaygınlaşması, devletin belli alanlarda fabrikalaşma girişimleri (özellikle 18. ve 19. yüzyılda), merkez ve taşradaki yeni mali kurum ve uygulamalar (malikane, esham, vb.), farklı siyasi güçlerin ortaya çıkışı (ayan, vb.), tağşişler, enflasyon, teknolojik değişiklikler, savaşlar, şirketleşme çabaları gibi kimi içsel kimi de dışsal kaynaklı birçok gelişme, esnafın durumunun şekillenmesinde çok önemli rol oynamıştır. Burada atmak istediğimiz adım bir başlangıç olup, yaygın kabul görmüş bir paradigmanın varsayımlarından belki de en önemlisi olan ve aslında ideolojik sayılabilecek yanını kısmen de olsa çürütmeye yöneliktir. Bu da genelde bir İslam toplumu olarak ele alınan Osmanlı toplumunun, işleyişine Avrupa müdahalesi bir etkide bulunmadığı müddetçe, sosyal ve ekonomik yapısında herhangi bir değişimin söz konusu olmayacağı ya da çok az olabileceği tezini savunan görüştür.
Benimsediğimiz bakış açısı, esnaf loncalarının evrimini uzun dönemli bir çerçeveye oturtarak, esnafın değişen koşullara ayak uyduran ve gerektiğinde geleneklere sarılıp gerektiğinde de yeni yöntemlere başvurmaktan çekinmeyen bir üretim örgütlenmesi içinde olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır. Bu bağlamda Avrupa müdahalesi, esnaf loncalarının tarihsel gelişimini şekillendiren birçok etkenden sadece bir tanesi ve daha önemlisi, yönlendirici olmaktan çok hızlandırıcı bir etken olarak görülmelidir.

17. yüzyılda bir "dünya imparatorluğu" olarak Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya sınırlarından Hazar Denizi kıyılarına kadar uzanan ve bünyesinde Belgrat, Bursa, Edirne, Kahire ve Halep gibi sürekli olarak gelişen büyük ticari merkezleri barındıran geniş bir alanı kapsamaktaydı.
İstanbul, 1560-1730 yılları arasında dünyanın en büyük metropolüydü (Murphey, 1990: 115). Kahire ve Belgrat birbirlerinden çok az farkla, büyüklükte İstanbul'la yarışmaktaydı. Öte yandan vergiden muaf olanlar hariç 33.000 kişilik nüfusuyla Anadolu'nun en büyük şehri olan Kayseri gibi bir kent, büyüklük açısından Amsterdam, Utrecht ve Barselona ile aynı kategoride yer alıyordu (Faroqhi, 1987: 43).

16. yüzyıl başlarında 7.-8.000 nüfuslu bir kasaba olan Tokat, 17. yüzyılın ortalarına gelindiğinde nüfusunu üçe katlayarak 15.-20.000 seviyelerine ulaşmış daha sonra da bu seküler artış çizgisini devam ettirmiştir. Osmanlı kentlerinin çoğu, Kanuni Sultan Süleyman döneminde başlayan ve daha önce görülmemiş bir büyüme süreci içindeydiler.
Nüfus açısından, Balkanlar'dan Arap Yarımadası'na farklı oranlarda kendini gösteren bir büyüme eğilimi, Osmanlı topraklarına 17. yüzyıl ortalarında damgasını vurmuştur. Osmanlı toplumunun kırsal ve tarıma dayalı doğası, aynı dönemde Avrupa'yı da kasıp kavuran bu nüfus artışı ve onunla paralel giden sürekli kentleşme eğiliminin arz ettiği ilk büyük tehditle karşı karşıya kalmıştır. Kasaba ve şehir merkezlerine sürekli bir insan akınının tüm Osmanlı topraklarında görülen ortak bir özellik olduğu bu süreç sırasında, Osmanlı devletinin sürgün ve benzeri yöntemlerle göçü engelleme çabaları başarı sağlayamamıştır.

Bu değişimde gittikçe artan kanunsuz vergi (Bid'at) taleplerindeki artış kadar, taşrada yaşanan güvensiz ortam (Anadolu'da özellikle Celali isyanlarından sonra) ve Osmanlı devletinin vergi politikası gibi birçok etken de rol oynamıştır. Halil İnalcık, bu süreçte kent nüfusunda ortalama %80 oranında bir artış olduğunu ileri sürmektedir (İnalcık, 1994:46).
Bütün bunların ışığında, bu sürekli kentleşme eğiliminin şehir merkezlerinde halkın her türlü ihtiyacını üreten esnafın örgütlendiği loncalarda ne tür yapısal değişikliklere yol açtığı bilinememektedir. Bu eğilim, acaba kentlerdeki imalat ve hizmet sektörlerinin gelişimini ne yönde etkilemiştir? Göç ve kentleşme süreci, zanaat ve zanaatkarların kent yaşamındaki konumunu ne şekilde değişikliğe uğratmıştır? Elimizdeki kaynaklar ışığında bu sorulara bazı cevaplar önermeye çalışıp daha önce verilmiş olan cevapları gözden geçireceğiz.
Öncelikle 17. yüzyılda Osmanlı kentlerindeki nüfusun büyük bir kesiminin herhangi bir esnaf loncasına mensup zanaatkarlardan meydana geldiği bir gerçektir.

Endüstri ve ticaretteki bu yoğun nüfusa rağmen, son dönemlerde yapılan bazı çalışmalar, nüfusun çoğunluğunun endüstri, ticaret veya diğer tarım dışı faaliyetlerle uğraştığı Batı Avrupa kentleşme modelinin Osmanlı İmparatorluğu için aynen geçerli olmadığını ortaya koymuşlardır.

Suraiya Faroqhi'nin Kayseri örneğinde gösterdiği gibi "kasabalılar arasında çok sayıda kişi ne zanaatkar ne tüccardı; hayatlarını bağ, bahçe ve hatta tarla ekip biçerek kazanmaktaydılar. Çünkü kasabanın yanı başındaki bağ ve bahçeler, çok fazla kâr getirmekteydi" (Faroqhi, 1987: 54).
Bu bilgi ışığında, endüstriyel üretim faaliyetlerinin gittikçe ağırlıklı bir hal kazandığı Osmanlı kentlerinde tarımın hiçbir zaman önemini yitirmediğini vurgulamak gerekir. Nitekim 19. yüzyıla gelindiğinde başta Ankara olmak üzere birçok Osmanlı ticaret merkezinde sınai üretim, ithal ürünlerinin boğucu tehdidi karşısında durma noktasına geldiğinde, üreticilerin geçimlerini sağlamak üzere tarımsal alana yönelmelerini sağlayacak bir manevra alanı mevcuttu.

Osmanlı şehircilik tarihiyle ilgili elimizde fazla çalışma olmadığından, Rhoads Murphey'in "Osmanlı kendilik ruhu" olarak tanımladığı olguyla ilgili savını bir adım öteye taşımak güçtür (Murphey, 1990: 128).

Gelen nüfusun hangi oranda endüstriyel veya tarımsal alana yöneldikleri büyük olasılıkla şehirden şehre farklılık göstermekteydi. Elimizdeki kaynaklara dayanarak; imparatorluğun farklı kentlerinde ve kasabalarında göçmenlerin kentsel üretimle hangi yollarla bütünleştiği konusunda bazı ölçütler oluşturmak mümkündür.

Hanları ve bekar odalarını dolduran göçmenlerin zanaat üretimine girmeleri söz konusu olduğunda, şüphesiz dikkate alınması gereken en önemli nokta, esnaf loncalarının işleyişine yön veren temel ilkelerdir. Mesleklerin kendilerine has özellikleri, bu ilkelerin belirlenmesinde önemli bir rol oynamıştır.

Esnaf loncaları, hiyerarşik temelde örgütlenmiş yapılar olduklarından dışarıdan gelen vasıfsız birinin istediği bir zanaata rast gele girebilmesi zor, fakat imkânsız değildi.
Osmanlı kentlerinde loncalar, kağıt üstünde katı hiyerarşik prensiplerle işleyen yapılar olarak gözükmelerine rağmen, Carlo Poni'nin Bologna loncaları için yaptığı genelleme ışığında, katılık derecesinin bir lonca tipinden diğerine farklılık gösterdiğini söylemek, belki daha akla yatkın bir açıklamadır. Nispeten daha prestijli sayılabilecek ve belli bir sabit sermaye (tezgâh, vb.) gerektiren ayakkabıcı, semerci ya da terzi gibi zanaatkarlar, büyük olasılıkla loncalarına kabul için izledikleri ilkelerinde habbazlar, eşek traşçıları ve benzeri meslek sahiplerinden daha katıydılar (Mantran, 1962: 367).

Öte yandan, kuyumculuk ve simkeşlik gibi çoğunlukla aile çevreleriyle sınırlı zanaatlar da yapı itibarıyla oldukça katı ilkelerle donatılmışlardı.

Dolayısıyla her loncanın kendine has yazısız birtakım kuralları, esnaf tarafından "ecnebi" ve "hamdest" olarak nitelenen kimselerin loncaya girişini güçleştiriyordu. 18. yüzyılda ayrıntılı bir şekilde kaleme alınmaya başlayan esnaf nizamnameleri, bu geleneksel uygulamayı kağıt üstünde perçinlemişlerdir.

Bu nizamlar, üretimi loncaların tekeli altına alırken, ustalığa terfiyi zorlaştırmış ve loncaların geleneksel hiyerarşik yapılarını sürdürebilmeleri için tedbirler almaya çalışmıştır. Fakat bütün faaliyetlerini nizama bağlamaya çalışan Osmanlı esnafı, bu nizamlarla birçok alanda kendi önünü de tıkamıştır. Sadece istihdamla ilgili alınan önlemler açısından bakılacak olursa bile, kabul edilen esnaf nizamlarının uygulamada amacına ulaştığını söylemek büyük bir yanılgı olacaktır. Çünkü bu konuda esnafa yönelik tehdidin tek kaynağını her zaman ecnebi veya hamdestler oluşturmuyordu.
Filibe'deki abacı esnafı örneğinde olduğu gibi, esnaf ustaları, nizamnameyi hiçe sayarak müstakil dükkânlarını açmaya çalışan çıraklar için benzer bir şikâyeti İstanbul'a iletmiştir. Şikâyetlerinde "henüz kuşak kuşanmayan, zanaatı yeteri kadar öğrenmemiş ve icazeti almamış olan" çırakların işyeri açmalarının yasaklanmasını rica eden ustalar, devletin müdahalesini talep etmişlerdir. Bu şikâyeti yerinde bulan İstanbul'daki yönetim, gönderdiği bir fermanla çırakları şartları yerine getirmeden işyeri açmaktan men etmiş ve bu konuyu takip etmek üzere mahalli idareyi sorumlu kılmıştır.

1742 yılına ait bir hükümde nizama karşı çıkarak "destgâh" açmaya çalışan İstanbul'daki kadifeci esnafının çırakları ve onlara hamilik eden bazı esnaf usta ve yöneticileri de aynı şekilde bu eylemlerinden men edilmiştir.

Elimizdeki belgelerde lonca nizamların uygulanması konusunda duyarlı bir tavır takındığı gözlenen İstanbul yönetiminin, esnafın tehdit kabul ettiği gelişmeleri önlemek konusunda hem başkentte, hem de taşrada esnafla yoğun bir işbirliği içinde olduğu izlenimi ortaya çıkmaktadır. Bu çerçevede nizamların esnafın karşı karşıya kaldığı tehditleri azaltmak yönünde sadece geçici bir rahatlık getirdiği söylenebilir.

Lonca nizamnamelerinin katı kurallarına takılıp esnaf saflarına giremeyen göçmenler, İstanbul'da önceleri ipek ve diğer kumaşların ve 18. yüzyıl sonundan itibaren de özellikle İngiliz dokuması kumaşların mahalle aralarında satışına (koltukçuluk) yönelmişlerdir (Mantran, 1962: 369).
Taşrada ise ucuz İngiliz kumaşı satmanın yanında herhangi bir loncayla ilişiği olmadan tütün ve kahve pazarlamacılığı yapmanın zaman içinde oldukça rağbet gördüğü söylenebilir.

Öte yandan, işgücünün devletin inşaat etkinlikleri için ihtiyaç duyulan büyük kısmı yeni göçenlerin çoğunun işe alınmak için bekledikleri amele pazarlarından sağlanmaktaydı. Nitekim 18. yüzyılın ilk çeyreğinde Sadrazam Damat İbrahim Paşa'nın öncülüğünde gerçekleşen İstanbul'daki mimari seferberlik, işgücü temin etmek konusunda herhangi bir sıkıntı çekmemiştir (Aktepe, 1958:45-60).

Diğer yandan, Suraiya Faroqhi'nin de tespit ettiği gibi, göçmenlerin bir kısmının da şehir civarındaki bağ ve bahçelerde iş tutma şansı her zaman vardı (Faroqhi, 1998:167).
Göçmenlerin bu ve benzeri yetenek gerektirmeyen işlerde istihdam edilmek suretiyle şehir ekonomisiyle bütünleşmeleri, zaman içinde çok daha sistemli bir hal kazanmış ve başta inşaat sektörü olmak üzere birçok sektörde işgücünün gittikçe artan bir şekilde bu kesimden sağlandığı görülmeye başlamıştır. Bu çerçevede, kaynaklarda karşımıza çoğunlukla ehl-i fesad yuvası olarak çıkan mahalle kahveleri, örgütsüz işgücünün bir arada bulunduğu mekânlar olarak gittikçe yaygınlaşmıştır.

16. yüzyılın sonundan itibaren, İstanbul'da her zanaat için tespit edilmiş olan dükkân ve atölye sayısındaki kotalarda büyük bir artış olmuştur. 16. yüzyılda sayılan 700 ile sınırlı olan debbağhanelerin sayısı 17. yüzyılda 3000'e çıkarken, 100 olarak belirlenen dantel atölyelerinin sayısı kısa bir sürede 318'e yükselmiştir (İnalcık, 1994:158).

Bu dönemden sonra, dükkânların sayısının belirlenmesinde önemli rol oynayan ihtisab düzenlemesinin uygulamada etkinliğini yitirmeye başladığı gözlemlenmektedir (Mantran, 1957) .
Büyük şehirlerde hu döneme kadar fiyatların tespiti konusunda tek yetkili gibi gözüken muhtesibin artık eskisi gibi yetkin olmadığı, fiyatları (narhı) çoğunlukla esnafın kendisinin belirlemeye başladığı ve bu konuda kadıyla yakın bir işbirliğine girdikleri gözlemlenmektedir (Rafeq, 1991:506).
Loncalar, 17. yüzyılda sadece fiyatların değil dükkânların sayısının arttırılıp arttırılmamasıyla ilgili karar sürecine de doğrudan müdahale etmeye başlamışlardır (Kütükoğlu, 1986:59-60). Mehmet Genç, 18. yüzyıl başlarında Girit'teki sabunhanelerin sayısının imparatorluk içinden ve dışarıdan gelen talep karşısında on-yirmi yıllık bir sürede 10 mislinden fazla arttığını ortaya koymuştur (Genç, 1984:53).

Özer Ergenç'in çalışması bu konuda 16. yüzyılda gerçekleşmiş önemli bir gelişmeye daha işaret etmektedir. Bu da büyüyen ve iyileşen pazar şartlan karşısında esnafın sof üretimindeki işbölümünü safhalara bölmesi ve farklı meslek erbabı ve yeni istihdam olanakları oluşturmasıdır (Ergenç, 1995:100-101).

Benzer bir gözlem Halil İnalcık tarafından yine aynı dönemde geniş dış pazar olanaklarına sahip Bursa ipek dokumacıları için yapılmıştır (İnalcık, 1969:114-115). Piyasadaki olumlu değişiklikleri göz önüne alarak, varolan işbölümü çerçevesinde yeni birimlerin oluşumuna izin veren esnaf loncaları, bunun tam tersi durumlarda ya tamamen ortadan kalkmış ya da başka loncalarla birleşmeye gitmiştir.

Abdul-Karim Rafeq, 18. yüzyılda Şam'da farklı türden takkeler üreten iki loncanın (ta'ifat tawaqi al-zarba ve ta'ifat tawaqi al-mikhmal) ya ortadan tamamen kalktıklarını ya da birleşerek yeni bir isim aldıklarına işaret etmektedir (Rafeq, 1991:497-498).

Ta'ifat al-tawaqiyya ismi altında ortaya çıkan yeni lonca, kalıp kullanarak şapka üretmekte uzmanlaşmıştır. Aşağıda da ele alacağımız gibi, iktisadi güçlükler ve artan mali baskılar, imparatorluğun birçok şehrinde küçük loncaların kendilerini büyük loncalara "yamak" olarak bağlamalarına yol açmıştır. Bazı esnaf loncalarının kaderini ise merkezî veya yerel hükümetin koyduğu yasaklar belirlemiştir. Şam'da 18. ve 19. yüzyıllarda sigara yasağının kaldırılışının hemen ardından birkaç lonca ortaya çıkmış, yine kahveyle ilgili dönem dönem yaşanan yasaklar, bu alanda uzmanlaşmış loncaların durumunu doğrudan etkilemiştir (Rafeq, 1991:498).

Diğer yandan, şartların çok iyi olmadığı bir dönemde, piyasanın ihtiyacından fazla dükkân açma girişimi, "bais-i ihtilal" (başkaldırı girişimi) gerekçesiyle engellenmiştir.
18. yüzyılın başlarında, büyüyen piyasa karşısında bazı lonca mensuplarının bağlı bulunduktan loncadan koparak bulundukları şehrin kenar mahallelerinde dükkân açmaya başladıkları gözlemlenmektedir. "Bais-i ihtilal" olarak addedilen bir diğer önemli durum, esnaf loncalarının birbirlerinin alanını ihlal ederek işlerine müdahale etmeleridir.

Dina Khoury, Musul örneğinde loncanın bünyesinde, bu konu etrafında başka bir çatışmanın da cereyan ettiğini göstermiştir. Büyüyen pazar olanakları sonucu tekstille uğraşan loncaların usta ve kalfaları arasında yeni dükkânlar açılması ve yeni üretim teknolojilerinin kullanılması konusunda ihtilaf ortaya çıkmış, bu ihtilaf genellikle lonca dışında üretim gerçekleştiren grupların işine yaramıştır (Khoury, 1998. 140-141).

Lonca dışında gerçekleştirilen üretim, Musul benzeri surlarla çevrili şehirlerde özellikle sur dışında gelişme fırsatı bulmuş ve göçmen nüfusa çalışma olanakları sağlamıştır.
Daha 16. yüzyılda nüfusunun ve kent mekânının büyümesine paralel olarak aynı zanaatın farklı mahallelerde lonca olarak örgütlendiği gözlenen Ankara'nın 18. yüzyıla gelindiğinde sur dışında gelişen sektörleriyle geniş bir kesime iş olanakları sağladığı bilinmektedir. Her iki şehrin de şansları, tarımsal hammadde kaynaklarına yakın hatta iç içe olmalarından ve buralardaki endüstriyel üretimin konjonktürel gelişmelere göre kentten kırsala kayabilecek bir esneklikte örgütlenmiş olmasından kaynaklanıyordu.

Anadolu ve Arap vilayetlerinde lonca çatısı dışında ortaya çıkan üretim mekanizmaları ancak 18. yüzyılda açık bir şekilde kendilerini göstermişlerdir. Balkanlar ise benzeri gelişmeleri daha 16. yüzyılda yaşamaya başlamışlardı. Seriye kayıtlarına dayanarak Bulgaristan'daki loncaları inceleyen Nikolay Todorov, 16. yüzyıldan itibaren Balkan şehirlerinde herhangi bir loncaya mensup olmaksızın faaliyet gösteren çok sayıda zanaatkarın varlığına dikkat çekmektedir (Todorov, 1983:113).

Todorov, bu insanların "çevre köy ve şehirlerden ya da dış yerleşim bölgelerinden gelen zanaatkarlar" olduklarını ve "16. yüzyılın sonuna dek bölgenin belli başlı kent merkezlerinde gözle görülür bir sosyal sınıf oluşturdukları" savını ileri sürmektedir (Todorov, 1983:119).
Sofya ve Ruse loncaları, kontrolleri dışında gerçekleştirilen zanaatsal faaliyetler karşısında kayıtsız kalmamışlardır. Ruse'deki ayakkabıcı esnafı, devletin yerel temsilcilerine herhangi bir loncaya üye olmayan ve "topraklarına yabancı bazı eşhasın" çizme ve ayakkabı yapmakta olduklarına dair şikâyet dilekçesi vermişlerdi (age.). Bazı loncalar, örneğin Sofya'daki kürkçüler, yabancı kişilerin lonca dışı etkinliklerini bildirmek için başkent İstanbul'a temsilci göndermişlerdi (Todorov, 1977: III/4).

Aynı şikâyet, "tüm zanaatkarların hem hammadde arzında hem de malların üretiminde kurulu düzene uymalarını" isteyen şapkacıların dilekçesinde de dile getirilmekteydi (Todorov, 1983:119). Peter Sugar, lonca üyelerinin bu değişime farklı tepki verdiklerini, 18. yüzyıldan başlayarak "lonca üyelerinin çoğunluğunun hem lonca yapısı dahilinde hem dışında örgütlenmeye çalıştıklarını, böylece de loncaları daha da zayıflattıklarını" ileri sürmektedir (Sugar, 1977:228). Bu sürecin sonucu, loncalarda örgütlenmiş zanaatlerin çoğunluğunun sağda solda mantar gibi türeyen zanaatkarlar tarafından bireysel atölyelerde yapılmaya başlanması olmuştur. Bu kuralın dışında kalanlar ise, yeniçerilerin giysi ihtiyaçlarını sağlamak gibi sabit bir talebe yönelik üretim yapan (Selanik yün kumaş dokumacıları, vb.) loncalardı (Genç, 1993:3-6).

Var olan kontrol mekanizmalarının loncaları iç göç ve fiyat dalgalanmalarının gittikçe artan tehdidinden koruyamadıkları Balkan şehirlerinin aksine, başkent İstanbul, loncalara mal ve hizmet üretimindeki üstünlüklerini koruyabilecekleri uygun ortamı sağlamaktaydı. Devlet, çoğu zaman bu kurumların varlığına yönelen tehditler karşısında esnafla işbirliğine gitmiştir (Refik, 1988, belgeler no. 78,79 ve 254).

18. yüzyılın ilk çeyreğinde başkentte gedik uygulamasının doğuşu ve kısa sürede uygulamada başarıya ulaşmasının arkasında, temelde lonca üyelerini, bağımsız girişimcilerin zanaat ve ticaretle artmakta olan uğraşılarından korumak yatıyordu. Tüm bu sorunlara karşın ayakta kalmayı başaran loncalar, 18. yüzyılın kalan kısmında Balkan kent ve kasabalarında da aynı uygulamadan faydalanabilmek için İstanbul'a başvurmaktaydılar.

Loncalar konusunda kesinlikle en iyi belgelenmiş şehirlerden biri olan 17. yüzyıl Bursa'sı, bize loncaların yanında fason üretim (putting-out) gibi farklı üretim biçimlerinin gerçekleştiği ilginç bir tablo sunar. Loncaların azami ölçüde geliştikleri ana alan olan ipek endüstrisi, evde fason üretiminin de esas gelişim sahası olmuştur. Tüccar, hem emek istihdamı hem de sermaye yatırımı işlevlerini yerine getirip; Avrupa'daki endüstrileşme sürecinin başlangıcında ortaya çıkan sistemden pek de farklı olmayan bir biçimde üretimi örgütleyen girişimci rolüne soyunmuştur.
Haim Gerber, herhangi bir lonca ile ilişki içinde olmayıp, fason üretim dışında kalarak bağımsız olarak faaliyetlerini sürdüren bireysel zanaatkarların da Bursa üretim ağında hiç de göz ardı edilmeyecek bir sayıda olduğunu ortaya koymuştur (Gerber, 1988:53). İmparatorluğun diğer şehirlerine göre Bursa'daki loncalara girişi de sadece belli koşulların yerine getirilmesine bağlayan Gerber, diğer meslektaşları gibi vergisini ödediği ve zanaatında yetkinliğini kanıtladığı sürece herkesin esnaf loncalarına girebileceğini ileri sürmüştür (Gerber, 1988: 64).

Bu bağlamda Bursa'daki esnaf loncalarının aslında düşünüldüğünden çok daha esnek bir yapıya sahip olduğu sonucuna varan Gerber, yaptığı çalışmaların hemen tamamında Osman Nuri Ergin'in "Mecelle-i Umur-u Belediye" kitabını temel kaynak olarak kullanıp, onun görüşlerini aynen benimseyen hocası Baer'in tezini kısmen çürütmüştür. Birçok çalışmasında esnafın tamamen devlet güdümünde ve sert hiyerarşik ilkelerle işleyen kurumlar olduğunu kabul eden Baer, nispeten daha geç sayılabilecek çalışmalarında Gerber'in bulgularından yararlanarak özellikle İstanbul dışındaki esnaf loncalarının özerklik derecesinin hiç de küçümsenemeyecek bir boyutta olduğunu göstermeye çalışmıştır.

14. yüzyılda imparatorluğun başkenti olan Bursa, 17. yüzyılda belirgin bir büyüme hızına tanık olmuştur. Büyüyen iç ve uluslararası talep sayesinde, ipek endüstrisi, üç üretim biçiminin bir arada bulunabildiği barışçıl bir ortam sağlamıştır (Faroqhi, 1989:117). Başta hammadde sağlanması olmak üzere birçok alanda aracı olarak rol oynayan tüccarların buradaki etkinliklerinin önemi şüphe götürmez. Bir maddenin üretiminde uzmanlaşmış olup olmadığı fark etmeksizin, imparatorluğun diğer şehirlerinin çoğunda, loncalar, devlet organlarından zanaatleri için gerekli hammaddeden belirli miktarda alabilen tek kurumdu. Tüccarların bu zanaatla bu denli ilgilenmelerinin nedeninin ipeğin doğası ya da üretim sürecindeki basamaklar olması olasılığından söz edebiliriz.

Şehirdeki ikinci büyük imalat sektörünü oluşturan debbağların, 17. yüzyılda hemen hemen tamamı loncaların çatısı altında örgütlenmişlerdi. Geleneksel işbölümüyle sürdürülen deri üretiminin aksine, Bursa'da ipek üretimi, kadın ve çocukları da içeren lonca mensubu olmayan bireylerin hiçbir lonca çatısı altına girmeyerek evlerinden üretime katıldıkları bir örnek olarak ortaya çıkmaktadır. Loncaların da bir biçimde fason üretim ağını örgütlemiş olabilecekleri savlanabilirse de, eldeki kaynaklar bu konunun aydınlatılmasına izin vermemektedir. Bursa'nınkine çok benzer bir durum da ipek endüstrisinde fason üretim sisteminin yerini fabrika sisteminin aldığı Halep'te görülmektedir.
Halep'in talihi, kırsal ve küçük kasaba tipi üretim çöktüğünde "yaşamını idame şansının olağanüstü zayıf olduğu güvenliksiz kırsaldan gelen mültecilerle tıka basa dolu bir yere dönüştüğünde" tersine dönmüştür (Faroqhi, 1989:94). Ancak 18. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren taleplerini lonca dışı zanaatkarlara ısmarlayan tüccarlar sayesinde başta ipek endüstrisi olmak üzere bazı sektörler yeniden canlanmıştır. 18. yüzyıl ortalarında şehirde 157 civarında esnaf loncası bulunduğunu belirten Marcus, ipek ve tekstil sektörlerinde maaşlı işçilerin yaygın bir şekilde çalıştırıldığını tespit etmiştir. Aslında büyük piyasa talebiyle genişleyen Halep tekstil endüstrisi, uzun zamandır nüfusun çoğunluğunu ücretli işçi olarak istihdam etmekteydi. Marcus'un ortaya koyduğu gibi, 18. yüzyılın ikinci yarısında tekstil endüstrisindeki zanaatkarların çoğu sipariş üzerine çalışıyor, geleneksel olarak bu sektörde yer alan loncalar ise yalnızca iç pazarın talebini karşılıyordu (Marcus, 1989:164-165).

Şam'daki bütün üretim faaliyetleri loncaların kontrolü altındaydı. Kent, hacıların buluşma yeri olduğundan, buradaki tüm ekonomik hayat, sayıları yılda otuz bini bulan hacıların taleplerini karşılamaya yönelik çalışan loncalar etrafında yoğunlaşmıştı (Rafeq, 1976:157).
Mekke'ye yakınlığı gibi dinsel bazı nedenlerden ötürü yabancılara kapalı olduğundan, 17. ve 18. yüzyıllarda kentin istikrarlı ekonomik hayatına yönelen tek tehdit, aşağıda incelenecek olan yerel yeniçeri ocağından kaynaklanmaktaydı. 18. yüzyılın sonuna doğru ise, özellikle tekstil üretimiyle uğraşan loncalar, İngiliz kumaşı gibi yabancı ürünlerin rekabetinden kaynaklanan daha önemli bir tehditle karşılaştılar, İngiliz kumaşlarının gelişi, Hac kervanlarının peşine takılan tüccar ve çerçiler sayesindeydi. Avrupa'yı ziyarete giden yerli Hıristiyanlar da, başta kumaş olmak üzere yabancı malların bölgeye girişinde önemli rol oynuyorlardı (Rafeq, 1976:158). 18. yüzyılın ortalarından itibaren sadece Şam'da değil Levent bölgesinin tamamında İngiliz dokumalarının pazarı büyük bir hacme ulaşmıştır. Bu döneme kadar uzun mesafeli ticaret vasıtasıyla bu tür malları Osmanlı şehirlerine pazarlayan ve loncalarla uyum içinde çalışan tüccarlar, bundan sonra faaliyetlerini loncaların aleyhine gelişecek bir zemine taşımışlardır.

Esnaf loncalarının sosyo-ekonomik hayatında yukarıdaki gelişmeler yaşanırken, devletin mali alanda ürettiği politikalar, esnafın mülkiyetle ilgili meselelerinde önemli değişikliklere yol açmıştır. Bugüne değin araştırmacılar arasındaki yaygın eğilim vakıf olgusunu lonca gibi kentsel yapılardan bağımsız olarak ele almak yönünde olmuş ve vakfın sosyal ve ekonomik yaşantıdaki rolü ayrıntılı bir şekilde incelenmemiştir.

Osmanlı vakıfları üzerine bu ana dek yapılmış en kapsamlı sayılabilecek çalışmada, Barnes, bu kurumun gelişimini sadece tarikat, cami ve yeniçeri ocağı ekseninde ele alıp vakıfların başta esnaf olmak üzere diğer iktisadi kurum ve uygulamalarla olan ilişkisini en az düzeyde ele almıştır (Barnes, 1986:50-60). Ekonominin artık neredeyse tamamen naktileştiği 18. yüzyılda vakıfların ekonomik işlevlerinin sosyal işlevlerinin önüne geçtiği ve devletin vakıflarla ilgili politikasında önemli değişiklikler gerçekleştirdiği düşünülürse bu alanda yeni bir bakış açısının gerekliliği ortadadır.

Vakıflar, Osmanlı İmparatorluğunun ilk zamanlarından itibaren, kasaba ve kentlerde, Sultanlar, Valide Sultanlar ve sadrazam, başdefterdar gibi yüksek düzey memurlar tarafından kurula gelmişlerdir. Başlangıçtan itibaren vakıflar, hem mali, hem idari bakımdan özerk kurumlar olarak, fethedilen kentlerde kültürel ve ticari kompleksler oluşturmakla yükümlüydüler (İnalcık, 1994:142-143).

Vakfa gelir temin eden ticari yapıların başında gelen bedestenlerin kurulması ya da yenilenmesi, Kudüs'te olduğu gibi, fethedilen bölgenin Osmanlılaştırılmasında önemli bir rol oynuyordu (Cohen, 1989:6-8). Osmanlılar, kasabadaki insanları çalıştırmak suretiyle merkez bedestenin çevresinde dükkânlar kuruyor, bu dükkânlar da dallara ayrılıp caddenin iki yanında sıralanarak bir zanaate mensup kimselerin ya da aynı tür mallar satan tüccarların işgal ettiği bir pazar oluşturuyorlardı-(İnalcık, 1994:142-143).

Tatar, Pazarcık, Filibe, Saraybosna, Sofya, Üsküp, Manastır, Serez ve Selanik gibi Balkan şehirlerinin çoğunda, ticari faaliyetler bedestenler etrafında odaklanıyor, şehirler de bu merkez temelinde gelişme imkanı buluyorlardı. Evliya Çelebi'den öğrendiklerimiz, başta Anadolu şehirleri olmak üzere Osmanlı kentlerinin ticari alanlarının 17. yüzyılda oldukça planlı ve işlevsel bir şekilde ortaya çıkmış bulundukları yönündedir.
Arasta, çarşı veya bedestendeki dükkân ve atölyelerin mülkiyetlerinin vakıflarda olması, kelimenin gerçek anlamıyla kiracı konumunda olan zanaatkar ve tüccarların vakıf yönetiminin tespit ettiği belli bir miktar kirayı ödediği anlamına geliyordu. Barnes'in ortaya koyduğu gibi, bedestendeki dükkânların kiraları, vakıfların ana gelir kaynağını oluşturuyor ve taraflar arasında yapılan akit, vakıf yönetimine dükkânda yer alan malların korunması gibi bir yükümlülük dışında başka bir külfet getirmiyordu (Barnes, 1896:50).
İ
care-i vahide denilen ve kısa vadeli (günlük, haftalık, aylık veya yıllık) belli bir kira karşılığında vakıf dükkân veya atölyelerini kiralayan esnaf ustaları, yapılan akde göre vakıf mütevellisine sadece normal kira bedelini ödemek ve kira akdi süresince bu mekândan yararlanma hakkına sahiptir. Kiracının kiraladığı mekândan hayatı boyunca tasarruf etmesi veya vefatı durumunda evladına devretmesi mümkün değildir. Kira süresi dolduğunda vakfın yöneticisi söz konusu mekânı eski kiracıya hiçbir ayrıcalık tanımadan başka birisine yeniden kiraya verebilecektir (Yüksel, 1998:103-120).

Kiralamanın işyerlerinin konum ve hallerine göre tespit edilen bir rayice göre yapıldığı düşünülürse, vakıf yöneticilerinin kiracılarını, yani esnaf ustalarını zor durumda bırakmış olmaları olası gözükmüyor. Ancak enflasyonist eğilimlerin arttığı dönemlerde tüm kiralarda ayarlamalar söz konusu olmuş olabilir. Bu bilgiler ışığında belli bir iktisadi istikrarın olduğu klasik dönemde esnaf-vakıf ilişkisinin belli bir dengeye oturduğu iddia edilebilir. Bu da mekânsal olarak esnafın zanaatlarını bir arada icra etmelerini kolaylaştırmıştır.
17. yüzyıldan itibaren bu denge bozulmaya başlamıştır. Özellikle yerel eşraf ve Osmanlı devlet memurlarının, daha iktisadi bazı saiklerle evkaf kurmaya başlamaları bunda önemli bir rol oynamıştır. Devletin vergi politikası uzun süreli savaşların masraflarıyla ancak başa çıkabildiğinden, devlet memurları (askeri mensupları) ve yerel eşraftan oluşan toprak sahipleri, malvarlıklarını, kalıcı olacak ve onlara sabit kira garantisi sağlayacak biçimde, vakıf nezdinde çarşı, dükkân, hamam, depo, atölye, fırın, değirmen gibi ticari binalara (müsakkafat) dönüştürmeye başladılar (Barbir, 1980: 32).

Bu insanlar, vergi yükünden ve müsadereden kaçmanın o dönemde en iyi yolu olarak gözüken yöntemle yeni vakıflar kurup onlara kendilerini mütevelli olarak atarken, diğer yandan da devlet mülkiyetindeki, özellikle müsakkafat niteliğine sahip ve bakıma muhtaç durumda olan binaları da kurdukları vakıfların taşınmaz listesine kaydetme uğraşı veriyorlardı. Devletin özellikle bakıma muhtaç binaların daha fazla harap olmasını önlemek için bu konuda teşvik edici bir tutum takınmış olması muhtemeldir, örneğin Bizans'ta da 11. yüzyılda manastır vakıflarının kontrolünde olan ve harap düşmüş birçok mülkün, bu vakıfların yönetimine dışarıdan yöneticilerin (haristikos) atanması yoluyla ihya edilmeye çalışıldığı bilinmektedir.
Öte yandan, aynı dönem, devletin acil nakit ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik olarak, iltizamın vakıf gelirlerinin yönetimine de yoğun bir şekilde girmesine tanıklık etti. Bununla, Osmanlı Sultanları, Valide Sultanlar; ve diğer hanedan mensuplarınca kurulan vakıfların (evkaf-ı selatin) yönetimleri, müzayedede en yüksek miktarı teklif edene belli dönemler için kiralanmaya başlandı. Yine bu dönemde, devletin en acımasız politikalarından biri olan müsadere uygulaması yoğun bir şekilde uygulanmaya başlandı.

18. yüzyıl sonlarında (1770-1810) ortaya çıkan mali kriz yüzünden müsadereye sistemli bir şekilde başvuracak olan "devlet, sadece yüksek düzey devlet görevlilerinin değil aynı zamanda zengin kabul edilen özel şahısların terekelerine de el koyacaktır (Genç, 1994: 65-66)." Hem bu şahısların müsadere edilen müsakkafatın, hem de evkaf-ı selatinin ticari mülklerinin mültezimlerle işletilmesi esnaf üzerindeki mali yüklerin artışını beraberinde getirmiştir. Aslında mütevelli veya mültezim fark etmeksizin, 18. yüzyılda esnafın kira konusunda oldukça sıkıntılı bir dönem yaşadığı söylenebilir. Bedestendeki dükkân ve atölyeler geleneksel olarak cari piyasa oranlarıyla belirlenen kira oranları, mültezimlerin ve onlardan hiç de aşağı kalmayan mütevellilerin keyfi artışlarına ve para taleplerine şahit olmuştur.

Mültezimlerin eline bırakılan sadece dükkânların icarı değildi; aynı zamanda esnafın ödemekle yükümlü olduğu vergilerin toplanması işi de gittikçe artan bir şekilde iltizam yoluyla sağlanmaya başlandı. Musul'da 18. yüzyılın ilk yarısında pazar yeri ve esnaftan vergilerin toplanması, üç büyük ailenin eline verilmişti. Daha 1716 yılında Musul esnafı kendilerinden ikinci kez vergi talep edildiğinde, söz konusu verginin halihazırda büyük bir aile tarafından toplandığını ve bu miktarın merkeze aktarılmadığını beyan etmişlerdi. Dina Khoury'nin araştırmasından öğrendiğimize göre bundan üç yıl sonra şehir esnafı, şehirdeki sarayı basarak kendilerinden usulsüz bir şekilde toplanan vergilerin iadesini talep etmişlerdir (Khoury, 1998:138).

Vakıfların iltizam ve malikane uygulamasıyla karşı karşıya kalmasının, zanaatlarını bedesten ya da diğer ticari binalardaki dükkân ve atölyelerinde yürütmekte olan lonca üyeleri açısından önemi büyüktür. Dükkânlarını eskiden beri çoğunlukla İcare-i vahide denilen bir kira karşılığı ellerinde tutan ustalar, 18. yüzyılda icarateyn denilen yöntemin yaygın şekilde uygulanmasıyla yüz yüze gelmişlerdir.

Bu uygulama çerçevesinde başlangıçta muaccele denen bir peşin ödeme yapıp daha sonra da müeccele denen belli bir kirayı yıl sonunda vakıflara ödemek durumunda olan esnaf ustaları, özellikle mali kriz anlarında oldukça güç durumlara düşmüşlerdir. Mütevellilerin ve vakıf gelirlerini malikane vasıtasıyla idare eden mültezimlerin mali açıklarım telafi etmek için müeccelelerde keyfi artışlara gitmesi, aynı zanaatı icra eden esnaf arasında belirgin bazı kopmalara yol açmıştır. Talep edilen oranlan ödeyemeyen ustalar, fırsat bulduklarında başka mahallere taşınmaya başlamışlardır. Diğer yandan, bazı ustalar İcare-i tavile ya da İcare-i tavile-i resmiye denilen uzun vadeli kiralama akdiyle dükkânların ve sabit sermayenin bilfiil sahipleri durumundayken, bazıları da birçok şehirde yüksek kiralarla başkalarının dükkânlarında çalışıyorlardı. (Khoury, 1998: 141).
Hem evkaf-ı selatin müsakkafatında zanaat ve ticaret yapanlar, hem de diğer vakıfların mülklerini, evkaf temsilcileriyle (mütevelli, nazır vb.) imzaladıkları sözleşmelerle ellerinde tutan ustalar, örfi ve şer'i hukuka başvurarak, bu yeni gelişmelere büyük tepki gösterdiler. Çünkü bu, her şeyden önce bedesten ve çarşı düşüncesinin ortaya koyduğu, loncaların mekânsal birliği fikrine çok ciddi bir tehdit oluşturuyordu. 19. yüzyıl başında, aynı sorunla yüz yüze kalan İstanbul'daki lonca temsilcileri, Divan-ı Hümayun'a konu hakkında dilekçelerle başvurmaktaydılar. Ustalar, atölyelerindeki alet ve donanımın kendilerine ait olduğuna kanıt olarak gedik belgelerini gösteriyor, yeni uygulamanın yalnızca kendi hayatlarını değil, tüm imparatorluğun ekonomik yaşantısını mahvedeceğini iddia ediyorlardı. Elde ettikleri sonuç, Sultan'ın, yayınladığı bir fermanla, mültezimin, zanaatkar ve dükkân sahiplerinin işlerine karışmasını yasaklaması oldu.

Sürekli büyüyen kentleşme oranı, geleneksel olarak lonca üyeleriyle sınırlı olan zanaatları el altından yürüten bireylerin giderek artan sayısı ve gelişme imkanı bulan alternatif üretim mekanizmaları, imparatorluğun zanaatkar nüfusunun şikâyetlerine yol açıyordu. Aynı dönem, meslek erbabı şahısların daha çok gelir getiren zanaatlara hatta seyyar satıcılık gibi alanlara yoğun bir biçimde yönelmelerine de tanık olmuştur. 18. yüzyılın kesicin kalemli eleştirmenlerinden birisi durumu şöyle tarif eder:

Ve bir san'attan ve bir san'ata dahi gidenler; ve kifayet mikdarı ma'işeti var iken Hindistan seferine giden sandığı yeni bazirganlar; ve san'atı var iken hor görüp kaldırım üzerinde karpuz bazirganı olup na'ib efendi geldikte dolaşan zeva'idler; (Develi, 1998:39).
Terzilerden ipek eğiricilere, 18. yüzyıl başından itibaren, bu ve benzeri konularda Divan-ı Hümayun'a yapılmış çok sayıda şikâyet vardır. Bu şikâyetlerin kökeni daha önce belirttiğimiz gibi, göçmenlerin İstanbul, Kayseri, Halep gibi kentleri doldurmaya başladıkları döneme uzanır. Lonca mensubu ustalar, lonca dışı bireylerin gittikçe artan bir oranda zanaat ve ticaretle uğraşmalarına tepki olarak, loncanın devletle ilişkilerinin düzenleyicisi olan kethüdaya, alet ve donanımlarını (alat-ı lazime-i malume) bir senet karşılığında kendi adlarına kaydederek, gedik altında yeni bir kurum geliştirdiler (Akarlı, 1986: 225).

Gerçekte, farklı lonca üyelerinin bir araya gelerek, gedik konusunda nasıl ortak bir karar aldıklarına dair süreç bugüne dek aydınlatılmamıştır. Gabriel Baer, bu uygulamanın devlet tarafından yukarıdan uygulamaya sokulduğunu savlamaktadır. Bu yeni düzenlemenin esas amacı, belli bir alanda uzmanlaşmış ustaların konumlarını güvence altına almaktı. Böylece gedik, üretim ve hizmet sektöründe kaç kişinin çalışacağı ve bu iş kolunda kaç dükkân açılacağını belirlemek yönünde atılmış tekelci bir adım olarak kabul edilebilir (Ergin, 1922:656). Fakat daha sonra orijinal hedefinden çok farklı bir gelişme çizgisi izlemiş ve bir nevi hisse senedi haline dönüşmüştür.
Araştırmacılar arasında gediğin ortaya çıkış tarihinin 1727 yılı olduğu yönünde bir görüş birliği vardır. Osman Nuri Ergin'in yayınladığı ve H. 1198/1726 yılına ait bir belge ise gediğin bu tarihten önce farklı bir anlam taşıdığını göstermektedir. Bu belgede gedik, karşımıza bir zanaatın icra edildiği mekân olarak çıkmaktadır. Vezir Hanı'ndaki basmacı esnafının şikâyetlerini dile getiren bu belgenin içeriği şöyledir:

Hirfetimiz erbabı kadimden ancak yirmi yedi gedik ve karhanelerimiz ber-muceb-i ferman ali han-ı mezkura mahsus olup bu ana gelince şakirdlerimiz üstada hidmet ile mahareti nümayan ve pir-perver olduklarından sonra gedik erbabından bir üstad yanına halife veyahud şerik olup ba'dehu gedik düştükte cümle ittifakıyla kendüye gedik verilmek ve ahar diyardan gelip hirfetimiz erbabından olmak üzere iddia edenlerin sa-nat-ı mezkurede maharetleri nümayan olduktan sonra mu'temedün-aleyh kefili ile kezalik gedik erbabından bir üstad yanına bir müddet halife ba'dehu şerik olup mahlul gedik düşdükte yine cümle ittifakıyla kendüye verilmek mu'tad ve nizamımız olup han-ı mezkurun gayri ahar mahallerde dükkân ve karhane ihdas etmek memnu iken... l Zilhicce 1138/1726 (Ergin, 922:559).

Son zamanlarda Suraiya Faroqhi tarafından ortaya atılan bir iddiaya göre, gedik uygulamasının ortaya çıkışının arkasında iki önemli sebep vardır. Bunlardan birincisi özellikle ustaların birbirleriyle daha yoğun bir ilişki içinde oldukları zanaatlarda sabit kurallara duyulan ihtiyaçtır. Bu yüzden gedik, ilk önce zanaatını kolektif olarak icra eden boyacı ve debbağ esnafı gibi zanaatkarlar tarafından benimsenmiştir (Faroqhi, 1998a: 143). İkinci sebep olarak da kalfaların gittikçe artan sayılarım ve ona paralel olarak baskılarını ileri süren yazar, son analizde Akarlı'nın görüşüne katılarak, gediğin ortaya çıkış ve yaygınlaşmasını dönemin iktisadi güçlüklerine bağlamaktadır. Her iki yazar da, gediği esnaf ustalarının zaten sınırlı olan pazarı daha fazla insanla paylaşmak yerine geleneğe sarılarak tekelci konumlarını güçlendirmek için geliştirdikleri bir savunma aracı olarak görürler.

İmparatorluğun ekonomik yaşantısına girişinin ardından, yerel kadının mührüyle ustaya verilen gedik belgesi, babadan oğula intikal edebilmekteydi. Böyle bir aktarımın gerçekleşebilmesi için, başlangıçta oğulda aranan tek şart, aynı meslekte çırak olarak çalışmış olmasıdır. Alet ve donanımın bulunduğu ve zanaatkarın ticaretini yürüttüğü dükkân veya atölye, gedik senediyle tanınan "icray-ı sanat ve ticaret" haklarının dışında kalıyordu.

Müstakar, yani yeri sabit gedikler, sanat ve ticaretin icra edildiği taşınmazın tasarrufunu dolaylı olarak da olsa gedik senedini elinde tutan şahsa bırakırken, havai, yani sahibinin istediği yerde sanatını ve ticaretini yapmasını olanaklı kılan gedikler de ustalara zanaatlarım şartların daha uygun olduğu bir yerde sürdürebilmeleri için geniş bir manevra alanı sağlıyordu (Ergenç, 1980: 108).
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, büyük bir kısmı mültezimlerin ve özel şahısların kontrolünde olan vakıflar, esnafın kullanımında olan ticari emlakin kira bedellerini şartlara göre ayarlayabiliyorlardı. Gedik senedine sahip ustalar, kira bedelini karşılayamayacak durumdaysalar başka bir yere taşınarak, müstakil iş yerlerini açabiliyorlardı. Gedik senedi almaya hak kazanmış bir ustaya halihazırda çalışmalarını sürdüreceği bir yer verilmiş olduğunu belirtmek gerekir. Başlangıçta atölye ve dükkânların bulunduğu ticari mahalde işini sürdüren usta, herhangi bir zorunluluk durumunda bulunduğu yeri terk edebilir hale geldi. Çünkü, alet ve edevatın mülkiyetini gedik vasıtasıyla ele geçiren usta, en uygun gördüğü yerde gidip atölye veya dükkân açma potansiyelini haiz oluyordu, ki bu gelişme, kanımca İstanbul'da uzun vadede mekânsal birliği parçalayarak, loncaların bozulmasındaki en kritik rollerden birini oynamıştır.

18. yüzyılda esnaf loncalarının gedikleşmesi, İstanbul'a özgü bir durum değildi. Randi Deuilhem-Schoem Şam'daki vakıflarla ilgili çalışmasında gediğin farklı bir isim altında da olsa (kedek) 19. yüzyılın sonuna kadar şehrin ekonomik hayatında önemli bir yer işgal ettiğini ortaya koymuştur, ilk defa 1630 yılında Şam'daki sakalarla ilgili olarak "kedek" den bahsedildiğini belirten yazar, özellikle vakfiyelerde kedek wakhulu kavramının aynı İstanbul'daki gedik uygulamasının geçirdiği evrime paralel bir süreçten geçtiğini ileri sürmektedir. Kedek wa-khulu'nun 19. yüzyıl sonunda vakıf mülkleri üzerinde uzun dönemli bir kira türü olduğunu söyleyen Deguilhem-Schoem, yapılan kira sözleşmesiyle dükkân içindeki tüm sabit sermayenin, dükkânın iç mekânının kullanımının ve burada icra edilen zanaatla ilgili uğraşım hakkının sözleşmeyi yapana verildiğini belirtmektedir (Deguilhem-Schoem, 1986:,205-206).
Abraham Marcus'tan öğrendiğimize göre, Halep loncaları da üretimdeki tekellerini garanti altına almak için, aynı uygulamaya başvurmuştur (Marcus, 1989:178-179-).

Gedik terimi, aynı İstanbul'daki gibi, "belli bir dükkân ya da atölyede belli bir ticaret ya da zanaatı yürütme hakkını" ve "alet ve diğer donanımı (taqwima) kullanma yetkisini" nitelemek için kullanılmıştır (Marcus, 1989:178).

Uygulamada, kişiler gedik belgelerinin devri sırasında karşılarındakine her iki hakkı da devrediyorlardı. Bu açıdan devir olgusu, ciddi bir sorunu beraberinde getirmiştir, ilk dönem için elimizde yeterli belge olmamasına karşın, hem İstanbul'da, hem de Halep'te gediğin devrinde izlenen en yaygın yolun babadan oğula miras olduğunu gösteren kanıtlar vardır. "Mersum mürd olmuş gediği oğluna intikal eylemiştir" cümlesi, 18. yüzyıl sonundaki belgelerde yoğun bir şekilde kullanılır olmuştur (BOA, Cevdet/iktisat, no. 167, no. 194, no. 411).

Gediklerin Bursa ve İstanbul gibi büyük şehirlerde alınır satılır hale gelmesi, loncaların geleneksel işleyiş kurallarına ve özellikle hiyerarşik ilkelerine büyük bir darbe vurmuştur. Gediklerin sınırlı sayıda olması loncaların ustalığa terfilere kısıtlamalar koymasına yol açmış, bu da akabinde kalfa ve çıraklık kademesinde birikmelere yol açmıştır. Gediğin veraset yoluyla devredilebilmesi, ustanın ölümünde yerine erkek çocuklarından veya yakın akrabalarından birinin geçmesine olanak tanımış bu da geleneksel terfi sistemini zayıflatmıştır.

Gedikle ilgili gelişmeler esnafın durumunda büyük değişikliklere meydan vermiştir. Bu belge, zanaatkarlara zanaatlarını istedikleri mahalde açtıkları müstakil bir atölye veya dükkânda sürdürebilmeleri için manevra alanı sağlayarak, uygulamada daha önce belirttiğimiz gibi lonca üyelerinin zanaatlarını aynı yerde, aynı bedestende yürütmek zorunda olması ilkesinden büyük bir sapmaya yol açmıştır.

Bursa ve Musul gibi kentlerde görülen bir eğilim olarak bir zanaatin icra edildiği yer dışında tek tek dükkânlar açılması ya da üretimin evde yürütülmesi, 18. yüzyılda İstanbul'da da yaygınlaşmıştı. Loncalar ise ısrarla, devletten atölye ve dükkân bloklarının açılmasının önüne geçilmesini talep etmişlerdir. Üsküdar'daki ayakkabıcılar loncasının şikâyetlerine yanıt olarak, yeni bir dükkân bölgesi kurulup bu alan dışında dükkân açılmasının yasaklandığı ilan edildi (BOA, Cevdet/belediye, no.52).

Ancak loncaların dağılma sürecini başlatan asıl gelişme, lonca üyeleri gedik belgelerini tüccarlardan aldıkları borçlara karşılık teminat olarak göstermeye başladığında ortaya çıktı. Akarlı'nm da belirttiği gibi, ustanın borçlarını ödeyememesi, mezatla dükkândaki sabit sermayeyi, yani çıkrık veya tezgâhları en yüksek fiyatı verene satmasıyla sonuçlanıyordu (Akarlı, 1986:226).

Bu, dışarıdan birinin loncaya sınırlı sayıda gedik olmasından dolayı terfi ettirilemeyecek bir usta olarak veya hiç çıraklık ya da ustalık tecrübesi olmaksızın girmesi anlamına geliyordu. Aynı sorun, ölen bir ustanın gediğinin ailesine miras olarak kalması ve onların bunu esnaflıkla ilişiği olmayan birine satması durumunda da kendini gösteriyordu. Uygulamada ortaya çıkan bütün olumsuzluklara rağmen gediğin lonca üyeleri açısından belli bir sektörün tekel hakkına sahip olabilmek için temel koşul olması durumu, 19. yüzyıl ortalarına dek sürdü. Bu zamana dek zanaatkarların çoğunluğu belgeleri­ni tam bağımsızlık ilan edebilmek için kullanmıştı ve vakıfla ilgili bölümde an­lattığımız gibi, vakıf olgusundaki değişimler onları halihazırda, zanaatlarım ar­tık kendilerinden başka kimseye karşı zorunluluk taşımadan yürütebildikleri dükkânlarının sahibi yapmıştı.

Başlangıçta hiçbir koşulda ustalık unvanı elde edemeyen yeniçeriler, gedik belgesi almak için uygun niteliklere sahip değildi. Yerel ocaklarda "yerliyya" adı altında örgütlenen yeniçerilerin 16. yüzyıldan sonraki işlevlerinin savaş dışında her şeyle ilgili olduğu bilinmektedir. Yeniçeriler, İstanbul, Kahire ve Şam gibi şe­hirlerde özellikle 18. yüzyılda güçlü bir politik ve sosyal kesim haline gelmişlerdir. Yeniçerilerin zanaat ve loncalarla yakınlaşması 16. yüzyılda başlamış, 18. yüzyılda bu kesimle iyice iç içe geçen bir görünüm kazanmıştır.

Mevcut kaynaklar, yeniçeri kurumundaki bozulmanın Osmanlı İmparatorluğu'nun sosyal, ekonomik ve siyasi hayatı üzerindeki etkisi konusunda görüş birliği içindedir. 16. yüzyılın sonlarından itibaren, Osmanlı vakanüvisleri, yeniçerilerin sivil hayata girip örneğin evlenip aile kurabilmelerini imparatorluğun yaşadığı sosyal ve ekonomik sıkıntılar arasında doğrudan ilişki kurmaktadırlar. Onlara göre, bu gelişme, devletin askeri kurumlarının, aşağı görülen ve daha önce asla askeri kurumlara girmelerine izin verilmeyen reayadan kişilerle dolması başta olmak üzere birçok olumsuzluğu beraberinde getirmiştir. Bu aynı zamanda Kınalızade'nin meşhur Daire-i Adliyesinin temel varsayımının işlev­selliğini kaybetmesi anlamına geliyordu.

17. yüzyıldan başlayarak sivil yaşamın yeniçerilerin zorla sızmayı başardıkları bir alanı zanaat etkinlikleri ve dolayısıyla loncalardı. Bunun nedeni evlenip kışlanın dışında yaşamayı seçtiklerinde herhangi bir gelirlerinin olmamasıyla çok yakından ilintiliydi, İnalcık'in şu satırları lonca tarihinde yeniçeri faktörüyle ilgili tartışmaların hepsinin başlangıç noktası olarak alınmalıdır:
Kapıkulu birliklerinin (yeniçerilerin) kasaba loncalarına girişleri Osmanlı lonca sisteminin gerilemesinde diğer bir etkendi. Askeri ayrıcalıkları onları muhtesip ve kadı denetiminden bağışık kılıyor, lonca sistemini kendi çıkarlarına göre değiştirmelerine olanak tanıyordu. Çoklukla resmi olarak belirlenen piyasa fiyatını göz ardı ediyor, kaliteyi düşürüyor, önceden ustalık belgesi almaksızın nerede isterlerse orada dükkân açıyorlardı. Sık sık yerleşik ustaları onları ortaklığa alıp karlarını bölüşmeye zorluyorlardı. En kötüsü, hammaddeden geniş çapta kar sağlamalarından ceza almadan sıyrılabiliyorlardı. Tüm bu etkenler, geleneksel lonca yapısının dağılmasında ve genel olarak Osmanlı zanaatının gerilemesinde büyük rol oynuyordu (İnalcık, 1994:158-159).
16. yüzyıldan itibaren yeniçerilerin Osmanlı şehirlerinde ticari hayata ve zanaatlara gittikçe artan bir şekilde girdiklerine dair birçok belge vardır. Ergenç'in 16. Yüzyıl sonu Ankara'sıyla ilgili çalışmasından, o dönemde yeniçerilerin mudarebe gibi yöntemleri kullanarak, iş yaptıklarını ve şehirde "mevcud bulunan 9 handan ikisinin" sahibi konumunda olduklarını öğreniyoruz (Ergenç, 1995:132-133).

Mantran'a göre, İstanbul'da yeniçerilerin zanaatlarla iştigalleri 18. yüzyılda yoğun bir hal kazanmıştır (Mantran, 1962:393). Osman Nuri Ergin'in yayınladığı bazı belgeler bunu doğrular niteliktedir (Ergin, 1922: 617-625). Söz konusu gelişmenin en yoğun şekilde yaşandığı yerin İstanbul olması doğaldır. Çünkü İstanbul, yeniçerilerin loncalarla, onların etkinliklerinin kontrolünde ve denetlemesinde aldıkları zabıta rolü nedeniyle sürekli yakın temas halinde oldukları bir yerdi. Bu yoğun ilişkiler, başkentte yeniçerilerin istedikleri esnaf koluna girebildikleri şeklinde yorumlanmamalıdır. 1755 yılında yeniçeriliklerini gerekçe gösterip istedikleri gibi şerbetçilik yapmak isteyenler şiddetle uyarılarak, söz konusu esnafın "ihtilaline bais" olmamaları enir edilmiştir (İstanbul Es­naf Tarihi, Cilt 1, 1997: 93-94).

Yeniçerilerin esnafa müdahalesini körükleyen en önemli gelişme, 17. yüzyılda yaşanmıştır. 17. yüzyılda yeniçerileri ulufelerini hazineye terk etmeleri koşuluyla esnaf loncalarında idari pozisyonlara (kethüda, şeyh, yiğitbaşı, vb.) atayan devlet, bu uygulamasını 18. yüzyılda da sürdürmüştür (Genç, 1994:62).

Bu durum, esnaf loncalarının idari kısımlarına hem devlet eliyle yeniçerilerin atanması, hem de esnafın kendi inisiyatifiyle atamalar yapması gibi çift başlı bir anlayışı doğurmuştur. İnalcık'ın da belgelediği gibi, bu dönemde herhangi bir esnaf loncası, kendi arasında seçip devletin onayına sunarak kethüdasını belirleyebilirdi (İnalcık, 1986:135-142). Özellikle mali bunalım dönemlerinde bu çift başlı idari yapılanma, esnafı çok güç durumda bırakıyordu. 18. yüzyılda devletin bu idari pozisyonları malikane yöntemiyle kiraya vermesi, Mehmet Genç'in de belirlediği gibi, aynı malı ve hizmeti üreten esnaf gruplarının birleşerek üstlerinde oluşan mali yükü azaltmaya çalışmalarına yol açmıştır (Genç, 1994:62-63).

Özellikle küçük çapta üretim yapan loncalar, bu gelişme karşısında kendilerinden daha büyük loncalarla birleşmeye daha doğrusu onlara "yamak" olmaya başladılar. Rafeq'in araştırmasından öğrendiğimize göre, hem devletten, hem de kendi yöneticilerinden gelen vergilerle ilgili baskıyı hafifletmeye yönelik bu eğilim çerçevesinde şapka üretenler (tawaqiyya) terziler loncasına (khayyatin), hayvan kesiciler (masalkhiyya) ise kasaplara (qassabin) yamak olmuşlardır (Rafeq, 1991:504-505).

Lonca mensubu yerleşik ustaların, loncalarında yamak gibi yan birimler oluşturmak suretiyle yeniçeriler dahil olmak üzere dışarıdan gelen baskıları kısmen de olsa azaltmaya çalıştıkları öne sürülebilecek bir savdır. 1600 öncesinde büyük yeniçeri garnizonlarının konuşlandırıldığı diğer büyük Osmanlı şehirlerinde (Kahire, Selanik, Halep, Sofya, vb.) yukarıda sözü edilen gelişmeler, bu dönemde ya da daha sonra gerçekleşmiştir. Raymond, Kahire üzerine olan çalışmasında Cabarti'den yeniçerilerle ilgili şu satırları aktarıyor:

Yeniçeriler Kahire'ye yerleşir yerleşmez, yerel dükkânların sahipleriyle ortaklaşa ticari etkinliklere giriştiler. Böyle bir ortaklık formülü, esnaf ve zanaatkarların nasıl sömürüldüklerini tam anlamıyla gözlerden uzak tutmaya yetmiyordu. Tarihçi Cabarti, bu işletin nasıl döndüğünü daha ileriki bir dönem için son derece iyi aktarmıştı: Buna göre yeniçeri dükkâna giriyor ve "kapının üstüne mensubu bulunduğu orta'nın nişan ve rengini taşıyan bir tabela asıyor' ya da 'senin ortağınım' diye yazıyordu". Böylece yeniçeri, dükkânın kendi himayesi altında bulunduğunu, tüccarın da ortağı (şerik) olduğunu anlattıktan sonra bütün gününü dükkânda rahatça oturup "çubuk tüttürüp kahve içerek geçiriyor, dükkân sahibinin hasılatına el koyup bölüşüyordu." (Raymond, 1999: 34).

Ancak Kahire ve Şam gibi yerlerde de yeniçerilerin rolü, zanaatkar ve tüccarların sömürülmesinden öteye geçip zanaatların uygulanmasına pek varmıyordu. Kahire'nin uluslararası ticaretteki gerilemesini askerlerin bu gibi etkinliklerine bağlayan Andre Raymond, yeniçerilerin loncalarda giderek artan sayılarına dikkat çekmektedir (Raymond, 1999:34).
Şam'ın ekonomik yaşantısında -etkileri kırsal kesime dek uzanan- yeniçeri girişimciliğinin başlangıcının izlerine 1630'da rastlanır (Pascual, 1984).

Halep ve Şam'ın ekonomik yaşantısında yeniçeri faaliyetleri daha ziyade kasap ve diğer gıda ile ilgili loncalarda yoğunlaşmıştır. Şam'da kasap ve benzeri loncalar, hacıların geçtiği Kutsal kentlere giden yolun yer aldığı merkezi semte egemendir (Rafeq, 1976:304). Zenginleri ve yerel eşrafı koruma rolleri önce geldiğinden, yeniçerilerin zanaat etkinlikleri yalnızca politik konumlarını sağlamlaştırmaya yönelik görünmektedir. Burada belirtilmesi gerekli önemli bir ayrıntı, Şam ve Kahire gibi yeniçerilerin siyasi olarak çok güçlü oldukları bazı şehirlerde, esnaf ve tüccarın bu siyasi erki kullanmak ya da en azından korunmalarını temin etmek amacıyla kendilerini belli bir bedel karşılığı yeniçeri ocaklarına yazdırması gibi bir durumun da söz konusu olmasıdır (Raymond, 1999:87).

Yerel yöneticilerin yeniçerilerle ilgili olarak belli dönemlerde İstanbul'a ulaştırdıkları şikâyetleri çoğu zaman sonuçsuz kalmış, ama 1740'ta Şam'da olduğu gibi İstanbul'dan ulaşan bir ferman, buradaki yeniçerilerin topyekûn dağıtılmasını emretmiştir. Kari Barbir'in belirttiği gibi, bu gelişme, yeniçerilerin o ana değin askeri görevlerinin yanında sürdürdükleri, esnaf loncası mensubu konumlarının bir nevi teyid edilmesi anlamına geliyordu (Barbir, 1980:92-93). Nitekim aynı dönemde Musul'daki zanaatkarların merkezi hükümetle olan yazışmalarında gittikçe artan bir şekilde icra ettikleri zanaatın ya­nında yeniçeri olduklarını da belirttikleri gözlemlenmektedir (Khoury, 1998:137). Musul, Kahire ve Halep'te artık iyice simbiotik bir hal kazanmış ilişki çerçevesinde, esnafın geleneksel yapısını muhafaza etme çabası içinde olması ta­bii ki düşünülemez.

Balkanlarda yeniçeriler iktisadi faaliyetlerini daha ziyade tarımsal alanda yoğunlaştırdıklarından esnaf loncaları üzerinde uzun süre herhangi bir baskı oluşturmamışlardır. Özellikle 1729'daki Belgrad Antlaşması'nı takiben Sırbistan'a konuşlandırılan aşağı yukarı 2500 yeniçerinin büyük bir kısmı çiftlikler kurmak suretiyle çiftçiliğe soyunmuş ve köylülerin üstüne vergiler ve angaryalar salmaya başlamıştır, Bulgar tarihçilerin son dönemdeki araştırmaları, yeniçerilerin kırsalda olduğu kadar şehirlerde de, özellikle 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, gittikçe artan bir. şekilde varlıklarını hissettirdiklerini ortaya koymuştur. Gueorguieva'nın yeniçeri terekeleri üzerine yaptığı araştırması 18. yüzyıl sonlarında Sofya'daki yeniçerilerin önemli bir kısmının zenginliklerini uğraştıkları belli bir zanaat dalına borçlu olduklarını göstermiştir (Gueorguieva, 1998:60-61).
Sonuç olarak, yeniçerilerin zanaat ve loncalarla ilintisinin imparatorluğun farklı kentlerinde benzerlikler ve değişiklikler gösterdiği söylenebilir. Başkentte ve imparatorluğun Şam, Halep, Kahire, Sofya, Musul gibi büyük ölçekli şehirlerinde esnaf loncalarıyla iç içe geçmiş bir hal kazanan yeniçeriler, üretimin yanında diğer hizmetler de veren bir grup haline dönüşmüşlerdir. Yerel ocaklara kayıtlı olup aynı zamanda ticaret ve zanaatlerini yürüten yeniçerilerin, başkentte potansiyel bir siyasi güç odağı haline geldikleri, 1730'lardaki ve 1807'deki isyanlarda açıkça ortaya çıkmıştır. Aralarına hiçbir güçlük çekmeden esnaf ustalarını da çeken yeniçeriler, isyanların önderleri olarak karşımıza çıkmaktadır (Olson, 1976; 1978).

Kahire'de Mehmed Ali'nin hükümranlığı yeniçerilerin sonunu getirmiştir. 1826'da başlayan bir süreç, hem İstanbul hem de Anadolu'da yeniçerilerin topyekûn ortadan kaldırılmasına yol açmıştır. Yeniçerilerin bu kadar yoğun bir biçimde zanaat ve loncalarla ilişkisi göz önüne alındığında, kurumun 1826'da lağvedilmesinin Osmanlı kentlerinin sosyo-ekonomik gelişimini nasıl etkilediği yeniden değerlendirilmelidir.

Sonuç

Osmanlı esnaf loncaların tarihi, 17. yüzyıldan 19. yüzyılın ilk çeyreğine dek birçok bakımdan belirsizlikler içermektedir. Aslında, her zanaat ve ticaret dalı farklı bir iş kimliğini ve kültürünü yansıttığından, her loncanın kendisine özgü bir evrim süreci yaşamış olması ve bahsettiğimiz gelişmelere bu temelde tepki vermiş olması kuvvetle muhtemeldir (Poni, 1989:80-81). Bu yazıda esnaf loncalarının klasik dönem sonrası ortaya çıkan bazı gelişmeler karşısında gösterdiği uyum ve dönüşümü, imparatorluğun ticari yaşamında gerçekleşen bazı değişiklikleri arka plana itme pahasına açıklamaya çalıştık.
Araştırmacılar halen büyük bir gayretle 17. yüzyıl ve sonrası Osmanlı kentle­rinin sosyal ve iktisadi gelişimi üzerinde çalışıyorlar. Son dönemde bu alanda yazılan monografilerin sayısında belirli bir artış gözlenmektedir.

Loncalar gibi sivil kurumların 17. yüzyıl sonrası yaşanan kentleşme sürecinden nasıl etkilendikleri umuyoruz ki gelecek yıllarda aydınlığa kavuşacaktır. Osmanlı İmparatorluğu'nun farklı bölgeleri üzerindeki ön araştırmamız, loncaların bu sürece tep­kilerinin birçok açıdan yerel ekonomik ve sosyal koşullarla belirlendiğini ortaya koymuştur.

Kısacası, Avrupa'nın yayılma çağında, Osmanlı toplumu ve ekonomisi, pazarını işgal etmeye başlayan güçlerin dayattığı dinamikler kadar kendi dinamikleri doğrultusunda da işleyişini sürdürmekteydi. Lonca kurumu, bütün bu güçlerin yönelttiği tehdit karşısında başvurulan yerel tepkileri göstermesi açısından yalnızca bir örnektir. Özenli bir analiz, loncalarla Osmanlı devlet ve toplumunun diğer öğeleri arasında var olan güç dengelerinde yaşanan değişimin loncaların arasında ve bünyelerinde de gözle görülür sonuçlar doğurduğunu gösterecektir. Bütün bunların ışığında, Osmanlı toplum ve ekonomisi üzerine çalışan araştırmacıların, satır arasında da olsa, Osmanlı esnaf loncalarını karşılaştıkları tehditler karşısında gerektiğinde uyum, gerektiğinde de dönüşüm gösteren birer kurum olarak görmek yerine, romantik bir bakış açısıyla bunları sadece sosyal adalet ve zanaat onurunun temsilcileri olarak görmeleri anlaşılmaz bir durumdur.

Yıldırım Onur; ODTÜ-İktisat Bölümü
 
  Bugün 1 ziyaretçi (20 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=