Istanbul Efendisi Ardiyesi
  İstanbul' da Hayvanlar
 
1 Ocak 1997

İSTANBUL'DA HAYVANLAR

Selim Somçağ
 
Osmanlı devrinde İstanbul'un gündelik hayatındaki en önemli hayvan muhakkak ki attı. Özellikle şehir nüfusunun büyük bölümünün askerî ya da yarı-askerî nitelik taşıdığı 15.-17. yüzyıllarda şehir içinde çok sayıda at besleniyordu. Yalnızca saray, kışla ve hanların değil, evlerin birçoğunun da ahırları vardı. Klasik devirde atlar çoğunlukla binek hayvanı olarak kullanılıyordu. Tanzimata kadar araba yalnızca kadınlar, hastalar ve yaşlılar için uygun bir ulaşım aracı olarak görülüyor, erkeklerin arabaya binmeleri ayıp sayılıyordu. Öte yandan binek atlarının kullanımında önemli bir kısıtlama vardı: Hekimbaşılık gibi önemli görevlere gelebilmiş olanlar dışında gayrimüslimlerin şehir içinde ata binmeleri yasaktı. Bu izni alabilmiş olanlar da sokakta devlet ricalinden biri ile karşılaştıklarında onlar geçene kadar atlarından inip kenarda beklemek zorundaydılar. Bundan başka 1585'te İstanbul Kadısına gönderilen bir fermanda "...çingane taifesi at ve kısrak besleyip daima yola ve bele inip fesat ve şenaet eyledikleri ilâm olunmağın ol babda taife-i mezbure minbaad ata binmeye ve kısrak beslemeye; lazım geldikte eşeğe ve arabaya bine... Şöyle ki minbaad emr-i şerife muhalif taife-i mezkûre ata ve yunda bindikleri mesmuu şerifim ola sonra siyaset olunurlar" denmektedir.

Klasik devirde ulaşım ve taşıma amacıyla kullanılan at arabaları mevcuttu, fakat sayıları fazla değildi. Ulaşım amacıyla bugünün arabaları gibi yayı ve makası olmayan, üzeri tenteyle örtülü, çift atın çektiği koçu arabası kullanılırdı. Buna en çok kadınlar mesire yerlerine ya da sayfiyeye giderken binerlerdi. At arabasının taşıma amacıyla kullanılması ise sınırlıydı. Uzun mesafe taşımacılığı esas olarak develerle yapılıyor, çok battal yükler de öküz ve manda arabalarıyla taşınıyordu. Buna karşılık Haliç kıyısındaki iskelelerden şehrin mahallelerine at ve katır sırtında yük taşıyan at hamalları daha önemliydi. At hamalları dışında evlere at sırtında su taşıyan at sakaları da atları taşımacılıkta kullanan diğer bir meslek grubuydu. At sakaları meslekî faaliyetlerinin yanısıra şehirde yangın çıktığı zaman su taşımakla yükümlüydüler.

Tanzimata kadar atların İstanbul'da ulaşım ve taşımacılık dışında ilginç bir kullanım alanı daha vardı: Cirit. Cirit oyunu, kendisi de iyi bir oyuncu olan II. Mahmut'un Tanzimattan sonra bu oyunu bütün ülkede yasaklamasına değin İstanbul hayatının renkli bir parçasıydı. Başlıca oyun alanı tabiî ki Atmeydanıydı. Burada her zaman cirit talimi yapan atlılara rastlamak mümkündü, fakat asıl müsabakalar Cuma günleri Cuma namazından sonra yapılır, o zaman meydanı yüzlerce atlı doldururdu. Şehir içindeki ikinci önemli cirit alanı Küçükayasofya ile Kadırga arasındaki Cündi (Arapça süvari anlamında. Zamanla bozularak Cindi ve Cinci olmuştur.) Meydanıydı. Evliya Çelebi Kağıthane yolunda da bir cirit meydanı olduğunu yazıyor. Topkapı Sarayında da Gülhane Bahçesine doğru büyük bir cirit meydanı bulunur, Cuma namazından sonra burada cirit oynayan saray halkına çoğu zaman padişah da katılırdı. Cirit oyununda saray halkı geleneksel olarak bamyacılar ve lahanacılar adlı iki takıma ayrılırlar, padişahlar da bu iki takımdan birine dahil olurdu. Saraydaki cirit meydanında bu iki takımı simgeleyen, birinin tepesinde bir bamya, diğerinin tepesinde bir lahana heykeli bulunan iki mermer sütun bugün de durmaktadır. Cirit dışında aynı meydanlarda at üzerinden bir gemi direğinin tepesindeki bakır gülleye ok atmak da sürekli yapılan bir spordu.

Fatih devrinden 1930'lara kadar Fatih'te, Bozdoğan Kemerinin bitimiyle Fatih Külliyesi arasında bugün de Atpazarı adını taşıyan meydanda daimî bir at pazarı bulunuyordu. Burada her birinin kendi ahırları olan at cambazları dışında nalbant, saraç, mutaf gibi atla ilgili esnafın da dükkanları vardı. Klasik devirde Üsküdar'da, Atikvalde'de de Fatih'tekinden çok daha önemsiz bir at pazarı vardı.

İstanbul'da atın yanısıra daha az sayıda olmakla beraber katır ve eşek de kullanılıyordu. At hamallarının atla birlikte katır da kullandıklarını söylemiştik. Bunun dışında önüne ve arkasına birer katır koşulan tahtırevan da koçu arabası gibi kadınlara ve hastalara özgü bir taşıt olarak kullanılırdı. 19. yüzyılda İstanbul'da "eşekçi Acemler" olarak bilinen ve özellikle inşaat malzemesi taşıyan Azerî kökenli bir esnaf topluluğu mevcuttu. Ancak daha eski devirler için bu kayda rastlanmadığı gibi, Osmanlı-İran ilişkilerinin de daha eski dönemlerde buna izin vermeyeceği düşünülebilir.

Klasik devirde uzun mesafe taşımacılığının en önemli hayvanı olan deve İstanbul'da beslenmemekle birlikte şehir manzarasının ayrılmaz bir parçasıydı. Rumeli'den gelen deve kervanları Tahtakale-Beyazıt arasındaki bölgede yer alan hanlarda yüklerini indirirler, buralarda veya Fatih, Süleymaniye gibi külliyelerin kervansaraylarında konaklarlardı. Anadolu'dan gelen deve kervanları ise genellikle Boğaz'ı geçmez, Üsküdar'da konaklarlardı. Geçiş gerekirse, bu iş Üsküdar ve Beşiktaş sahillerindeki bugün mevcut olmayan kervansaraylar arasında gerçekleştirildi.

İstanbul'da yük taşımak için, bazen kadınların binmesine mahsus olarak öküz ve manda arabaları da kullanılırdı. Kasımpaşa'daki tersane havuzlarının su dolaplarını döndüren manda öküzleri hariç, bu çeki hayvanları şehrin içinde değil civarında beslenirdi. Ancak 1583'te Eyüp Kadısına yazılan bir hükümde "İstanbul ve Galata'da bazı kimseler ahırlarında inekler besleyip ve İstanbul zahiresi için gelen davarlardan alıp sonra Yahudi ve kefere taifesine ziyade paha ile satıp...anın gibilerin inekleri yoklanıp defter olunması” emredilmekte, fakat "bu bahane ile fukaranın kendi maaşları için olan ineklerine dahil etmeden ihtiraz eylesin" denmektedir. Bu ifadeden en azından l6. yüzyıla kadar şehir içinde az da olsa sığır beslendiği anlaşılmaktadır.

Bununla birlikte İstanbul'un asıl hayvancılık merkezi Eyüp'tü. Eyüp'ten Taşlıtarla'ya uzanan çayırlık arazide çok sayıda ağıl bulunuyor, buralarda koyun, sığır ve manda besleniyordu. Bu sebeple Eyüp'ün kaymakçı dükkânları ve kasapları meşhurdu. Bahar ve yaz aylarında İstanbul halkı Eyüp'e giderek kaymakçı dükkânlarında kaymak, kasap dükkanlarında da yere serili hasırların üzerinde kuzu eti yerdi. İstanbul içinde ise bazı meraklılar dövüştürmek üzere koç beslerlerdi. İstanbul çevresinde beslenen koyun ırkı kıvırcık olmasına rağmen koç dövüşü için Sakız koçları tercih edilir, dövüşler Etmeydanında yapılırdı.

İstanbul'un hayvanları arasında üzerinde en çok yazı yazılan köpekler olmuştur, İstanbul'un Müslüman halkının bu sahipsiz hayvanları beslemeyi neredeyse dinî bir vecibe ciddiyetiyle benimsemiş olduğu, köpeklerin de bir mahalleyi benimseyerek geceleri mahalleye yabancılar girdiğinde havlayarak bekçilik yapmaları, İstanbul'un sokak köpeklerinin Tanzimattan itibaren birkaç kere Hayırsızada'ya sürülmeleri ayrıntılarıyla ele alınmış konulardır. Klasik devirde kedilerin de bugünkü minval üzere şehir hayatında yer aldıkları muhakkak olmakla birlikte bu konuda başka bir bilgiye sahip değiliz.

Klasik devirde şehir içindeki veya çevresindeki yeşil alanlarda çeşitli kuş türleri yaşıyordu, fakat gerçek anlamda şehir hayatına karışan yabanî kuşlar bugün olduğu gibi o zaman da güvercin ve serçelerdi. Bu kuşların hayatlarının bugün yaşayan torunlarından fazla bir farkı yoktu. Yalnız serçelerin yuva yapması için 17. yüzyıldan itibaren cami duvarlarında inşa edilen kuş evlerini zikretmek gerekir.

19. yüzyılda İstanbul'da saka, florya, iskete, ispinoz, gibi ötücü kuşları güzün geçit zamanı ökseyle veya ağla yakalayarak kafeste besleyen kalabalık bir meraklı zümresi olduğunu biliyoruz. Klasik devirde de bu kuşlardan en azından sakakuşunun kafeste beslendiği anlaşılmaktadır. Yalnız bazı kayıtlardan anlaşıldığına göre sakakuşunun o zamanki beslenme amacı ötüşünü dinlemekten çok kuşun bir hünerini seyretmekti. Bu kuş dal, çöp gibi bir cismi iki ayağıyla kavrayıp ayaklarını sırayla kullanarak sağa veya sola çekme becerisine sahiptir. Kafeste beslenen sakanın içme suyu bir iple tüneğe bağlı küçük bir kaba konarak aşağı sarkıtılır, kuş su içmek istediği zaman ipi ayaklarıyla yukarı çekerek kaba ulaşırdı. Tabiî ki sakakuşu adını da bu becerisinden dolayı almıştı. Öte yandan klasik devirde saka, florya gibi kuşları kafeste beslemenin 19. yüzyıldaki kadar yaygın olduğunu gösteren bulgulara rastlamıyoruz. Ancak sevap kazanmak için kuşçuların tuttuğu bu tür kuşlardan satın alıp azat etmenin köpeklere ekmek vermek gibi yaygın bir adet olduğunu biliyoruz.

İstanbul'un hayvanları arasında şehri yalnızca bahar ve yaz aylarında ziyaret eden leyleklerden de söz etmek gerekir. 19. yüzyıldan çok yakın geçmişe kadar leyleklerin İstanbul'da Boğaz köyleri dışında yalnızca Eyüp'te yuva yaptıklarını biliyoruz. Bu durumun klasik devirde de böyle olduğunu Evliya Çelebinin anlattığı İstanbul'un altıncı tılsımından öğreniyoruz. Evliya Çelebiye göre Altımermer'deki bir sütunun üzerinde "Hakim Bukrat", yani Hipokrat tarafından yapılan bir leylek tasviri olup bu tasvir her yıl bir gün gagasını takırdatır; bunun üzerine İstanbul'daki bütün leylekler helâk olurmuş. Bu yüzden leylekler Eyüp'te bol bulunmalarına rağmen İstanbul içine yuva yapmazlarmış. Tabiî leyleklerin yuva yapmak için Eyüp'ü tercih etmelerinin aslında Kağıthane ve Alibey derelerinin Haliç'e karıştığı bu bölgede kurbağa, su yılanı gibi sevdikleri besinleri bulabilmeleri, çevrede yuva yapmaya uygun ağaçların bulunması, ayrıca zaman içinde Eyüp Sultan ziyaretine gelenlerin leylekleri, özellikle hasta ve sakat leylekleri beslemelerinin adet haline gelmesi gibi sebepleri vardı. Leyleklerin çoğu Ağustos ayında Eyüp'ü terk edip güneye doğru yola çıkarlar, ancak kanadı kırık, hasta kuşlar mecburen geride kalır, hayırseverler cami avlusunda bu kuşlara bakarlardı. Şehrin başka bir tarafında da sakatlanmış bir leylek bulan, burada bakılacağını bildiği için kuşu Eyüp Camiinin avlusuna getirip bırakırdı.

İstanbul Armağanı III, Gündelik Hayatın Renkleri, 1997.
 
  Bugün 1 ziyaretçi (10 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=