Istanbul Efendisi Ardiyesi
  AĞAÇ ve KUTSALLIĞI
 

Çeşitli kutlamalarda dallarına çaput bağlanan, çok tanrılı dinlerin mitolojilerinde farklı biçimlerde olduğu gibi, Ademle Havva mitosunda da yerini bulan ağacın kutsallığı(BAKARA SURESİ, 35. AYET: “Ey Adem; sen ve eşin beraberce cennete yerleşin., orada kolaylıkla istediğiniz zaman her yerde cennet nimetlerinden yiyin; sadece şu ağaca yaklaşmayın. Eğer bu ağaçtan yerseniz ikiniz de kötülük eden zalimlerden olursunuz dedik”), toprağa bağımlı kültürlerin yeşili, bitkiyi yani toprakta yetişen ve kendisini besleyeni kutsal  sağlamasıyla birlikte, büyüyüşüne tanıklık ettiği ağacın dağlardan sonra etrafındaki en yüksek obje olarak algılayışından da kaynaklanır.  İlk insan onu tanrıya ulaşan bir merdiven gibi algılamıştır. Kabile Şamanlarının birer ağacının bulunması ilkel topluluklarda görülen bir durumdur. Eski Yunan mitolojisinde her ağacın bir perisi “DRYAD” ı vardı. Bu perilerin bazıları ait oldukları ağaçla doğar, büyür ve onunla birlikte ölür, kimi ağaç perileri de ölümsüzdür. Dryad’ların “HAMADRYAD” adlı kardeşleri vardı ve bu canlılar da daha ufak  bitkilerin, çalı ve küçük boylu ağaçları korurlardı. Bu yarı ölümlü veya ölümsüz varlıklar 3 cü dereceden birer tanrı sayılırlar, ağaçlar sağlıklı olduklarında onlar da sevinir, gelişirler, ne zaman ki ağaç sararıp solsa, yapraklarını yitirip kurumaya başlasa bu perilerde derin bir yasa girerlerdi. Örneğin, Orpheus’un eşi Eurydike bir Dryad’dır. Fransa’da Meşe, Germenlerde Ihlamur, Skandinavya’da ve Kuzey Germen bölgesinde Dişbudak, Hindistan’da Banyan Ağacı, Sibirya’da KAYIN AĞACI, İslamda ise Zeytin Ağacı  kutsal sayılmışlardır.”

“Simgesel temaların en yaygınlarından biri olmuştur ağacın dikey hali insanların zihninde, gelişmenin bir simgesi olarak yer almıştır. Çünkü gelişme yükseliş, yerden, topraktan ayağını kesmek, yükselip semavileşmek, göğe doğru çıkış olarak imgelenir

         Bilinen normal ağaç sembolünden başka bir de TERSİNE AĞAÇ ,yani kökü dışarıda, yukarı doğru, dal ve yaprakları yere değen bir ağaç sembolü de bulunmaktadır. Alışık olduğumuz tarzdaki ağacı sembol olarak ele alanlarla, aynı ağacı ters dönmüş olarak ele alanlar arasında inanç farklılığı da gözlenir. İnsanlar belli bir aşamadan sonra, bu tersine duran ağaç sembolünü benimsemişlerdir. Bu ağacın kökleri yukarıda olduğundan besleniş yerden değil, göktendir. Sonuç olarak, birincisi (kökü toprakta olan) materyalist tarzda bir ağaç simgesi, ikincisi ise (kökü dışarda, göğe uzanmış) spiritüel bir anlayışı betimlemektedir. Ayrıca, ağacın yapraklarının sararıp dökülmesi ve sonra tekrar yeşerip çıkması evrensel gelişimin devresel karakteri için de bir simge olmaktadır. Hatta kesilen (öldürülen) bir ağaç gövdesinin yan taraflarından bahar gelince tekrar sürgünlerin çıkması, ölümün ve yeniden doğuşun simgeleri olarak algılanmıştır.” (Semboller ve Yorumları –Bölüm 1-2  Necmettin Ersoy/Dönence Yayınl. Nisan 2000/380-381)

 


“Dahası, ağaç, etrafında “KOZMOS” un dolandığı  başlı başına “DÜNYA EKSENİ” olarak kabul edilirdi. Örneğin, Almanya’nın kuzey kesimlerinde bulunan eski kabilelerde “– Dişbudak ağacı, kozmosun göbeği olarak kabul edilmiş, yine Yukatan yerlileri Mayalar’ da “Ceiba”  veya “Yaxché” olarak adlandırılan ağaç son derece kutsal sayılmış ve dünyanın merkezinden gökyüzünün  kapılarına doğru uzanıp yol gösteren bir varlık olarak algılanır ve dünyanın dört köşesinde de bu ağacın çeşitli renklerinden olduğuna ve dünyayı sımsıkı tutuğuna inanırlardı. Aynı inanış Çinliler’de de bulunurdu. “Kien-Mou” olarak adlandırdıkları bir ağacı ölümün hüküm sürdüğü toprak altı bölgesiyle tanrısal gökyüzünü birbirlerine gövde –kök – dal-yaprak düzeniyle  bağladığı kutsal bir varlık olarak kabul ederlerdi.” (Encyclopédie Des Symboles / Michel Cazenave – Edition: La Pochothèque(Livre de Poche) 1996/Paris –Pages:42-43)

 


        Ağaç, bir birim içinde topladığı gibi dünyayı yaratan dört elemanı da bir araya getirir: Besi suyu ile dolaşımı yapar, toprak kökler aracılığıyla kendi bedeni ile bütünleşir, hava yapraklarını besler, ateş ise odunun sürtünmesiyle elde edilir. Yani ateşe ait olan bir öz bulunur kendisinde....

         Kökleri yerin altında, kendisi yüzünde, dalları göğe uzanan ve yeryüzünün üç katmanını birbirine bağlayan ağaç, mitlerde farklı biçimlerde karşımıza çıkmakla birlikte Şamanizm kökenli ritüellerin de önemli bir parçasıdır

Kendi başına kutsanan ve ruh sahibi, koruyucu olarak algılanan Ağaç, binyıllardır farklı  biçimlerde neredeyse, bir çeşit tapınak gibi kullanılmıştır.


Dokunmuş kumaşın az bulunur ve hayli değerli olduğu zamanlardan kalma dala çaput bağlamak, ağaç dibine değerli eşya gömerek dilekte bulunmak, Hıdır ile İlyas’ın her yıl bir defa başında buluştuklarına inanılan gül ağacının dibine dilekleri yazıp koymak, bu bakışın bir uzantısıdır.

Kaşgarlı Mahmut, Divan-ı Lügat-it Türk adlı eserinde şöyle der; "YER-SU" ruhu, Türk vatanını koruyan bir tür güç kaynağıdır. Bunun aslı da şahıstır. Ona kurban verilmezse insanlara zarar verebilir. Yalnız bu ruhlar, iyi huylu ve kanaatkar olduğu için, bir çaput parçası, bir tutam at kılı, kurban niyetiyle atılan bir taş bile "İZİ"leri tatmin ederdi. Fakat "İZİ"lerin en çok sevdiği şeyde paçavraydı. Altaylı Türkler buna "YALAMA" derlerdi. Yalama iki kayın ağacı arasına gerilen ve üzerine paralar bağlanan bir şerit'e verilen addı. Türkler bu adetlerini müslüman olduktan sonra da devam ettirdiler. Evliya bildikleri kimselerin türbelerine, yanındaki ağaçlara çaput bağlamayı kutsal saydılar. Çünkü Şaman dininin yapısı buydu

Ağaca bağlanan kırmızı çaputun aşkı, ya da aşka ilişkin dilekleri temsil etmesi, kırmızının ateşin rengi olması ile ilintilidir,  ateş ise başka bir kutsaldır. Yeşil’in murad anlamını taşıması ise yaşamın, doğanın rengi olmasında kaynağını bulur. Sarı renk genellikle hastalık-sağlıkla ilintilendirilmekle beraber, zenginliğin, kudretin de karşılığı olarak kabul edilmiştir. Nitekim Türk kültüründe renklerin önemi, Orhun yazıtlarına kadar dayanmaktadır.. Selçuklu Devleti'nin kurulduğu sırada cihan sultanı durumunda olan Tuğrul Beg'in, Sultan Alp Arslan'ın ve oğlu Melik-Şah'ın ordusunda bu üç renkli sancaklar beraber kullanılmıştır. O devrin İslâm kaynaklarında verilen bilgilerde "sultan, Türkmen ordusu ile hareket ediyorsa, bu üç renkli sancak mutlaka orduda bulunurdu" denmektedir. Üç rengin manası sırasıyla şöyledir: Yeşil hayatiyet, kırmızı güçlülük ve sarı hâkimiyet demektir. Hattâ Mehter takımındaki sancaklar bu hâkimiyetin üç rengini de sembolize eder.. (Türk tarihinin muhtelif devrelerinde renklerin yönleri ifade etmek için kullanıldığını biliyoruz. Dört yönün her birisi ayrı bir renk ile şekillenmiştir. Bunlardan kara=kuzey, kızıl=güney, gök=doğu, ak=batı olarak kullanılır. Bin yıl önce Anadolu'yu fetheden Türkler, Türkiye'nin kuzeyindeki denizi Kara-Deniz, batısındakini Ak-Deniz, güneyindekini Kızıl Deniz şeklinde isimlendirmiştir. Sarı renk ise yön değil, bu dört rengin ortasında yer alan merkezi karşılamak için kullanılmıştır. Devlet yapısı bakımından değerlendirilecek olursa, sarı renk merkez hâkimiyetini ve kudreti ifade etmektedir. Birçok sarı yanında kullanılan Türk sarısı, "altın sarısı"dır

Eski Türklerin ve Moğolların inancı Tengricilikte, ve kuzeyamerikanın yerli inançlarında, ayrıca birde dünyanın merkezinde durduğuna, ve yer ve gök alemini birleştirdiğine inanılan "Dünyalar ağacı" vardır.

Ağaca tapınmanın izleri Oğuzlara kadar muhafaza edilmişdir: “Bay Terek”, “Temir Kavak” , veya “Hayat Ağacı” denilen kutsal “Evliya Ağaç” inanışına benzer inançlar sadece Türk mitolojisinde değil tüm dünya mitolojilerinde rastlanabilir.

Türk etnik-kültürel geleneğine baktığımızda, önemli bir yer tutan ağaç miti, Türk düşüncesinde yaratılış nedeninin başlıca motiflerinden biri olarak gösterilir. Bu düşünceye göre, ilk insan dokuz budaklı bir ağacın altında yaratılmıştır. Türk mitolojisinde, “Evliya Ağaç”, Tanrı’ya kavuşmanın yoludur. İnanışa göre, yüce dağlar gibi bazı kutsal ağaçların bakışları da gözle görülemeyecek kadar göklere yükselir ve göklerde olduğu sanılan ışık dolu cennet alemine ulaşır. Cennet ise Ulu Tanrı’nın gözle görülebilen yanına çevrilmiştir. Böylelikle, “Evliya Ulu Ağaç” Türk düşüncesinde Tanrı’nın ilahi özelliklerinin maddi yeryüzündeki sembolü haline gelmiş, başka bir deyişle onu sembolize etmiştir. Ağaç, Türk halklarının geleneksel dünya görüşlerinde, insanların birbirleriyle ve doğanın insanlarla bağını da sembolize eder.

Tanrı’yı sembolize eden kutsal Evliya Ağaçları’nın, Türk mitolojisindeki tanımına uygunluğu açısından birçok özelliği vardır; bu ağaçların tek ve benzersiz olması, ölümsüzlüğü sembolize etmesi ve sığınacak yer olması bunlardan bazılarıdır. Bu özellikler, aynı zamanda “Ulu Gök Tanrı”nın taşıdığı özelliklerdir. Bu nedenle, ağaç kutsal bilinmiş ve onu kesmek günah sayılmıştır. Tanrı Dağı gibi, “Evliya Ağaç” da Türk mitolojisindeki Tanrıcılıkta Tanrı’yı temsil etmektedir.

Türk halklarında, ağaçların bereketli olması veya birkaç yıl ürün vermeyen ağaçların ürün vermesi için, "ağacı korkutmak" gibi adlarla bilinen gelenekler vardır. Uykuda, çiçeklenen ağaç görmenin, dünyaya çocuk geleceği, yıkılan ağaç görmenin de ölümün işareti olarak yorumlanması, ağaçlara bağlı eski inanışların bir ürünüdür. Mitolojik inanışa göre, öbür dünyada her yaprağı bu yeryüzündeki bir insana ait olan bir ağaç vardır; bir insan, yaprağı sararıp yere düştüğü zaman ölür. Kadir gecelerinde ise suların durduğuna ve ağaçların secdeye gittiğine inanılır.

Ağaç, Azerbaycan dekoratif sanatında ortaya konan örneklerin tamamında da hayatın başlangıç sembollerinden biri olarak yer almaktadır.

Şamanist Türklerin en kutsal bildikleri ağaç , kayın ağacıdır. Kutsal sayıldığı için de “Bau Kayın” denilen bu ağaç, bütün şaman ayinlerinde yer alır. Ağaç motifi olan kayın, Altaylarda şaman ayinlerinde, doğum, düğün ve bayramlarda önemli unsurdu. Ataların hayatları bu ağaçla bağlanırdı. Altay şamanlarının inancına göre, insanlar yaratıldıkları zaman ilk kayın ağacı da Umay Ana ile beraber yere inmiştir. Şamanı besleyip, büyüten ağacın adı Ara Ağaç'tı. Yakutlara göre, göğün en üst katında olup, göğün yere açılan kapısıdır. Yerle göğü birbirine bağlayan Dünya Ağacı’nın zirvesinde, iki başlı bir kartal yuva kurmuştur. Bu kartalın görevi, gökleri korumaktır.

Hakaslar, “Imay Toyı” adını verdikleri törenlerde kullandıkları ağacı, tören bittiğinde ormana götürüp dikerlerdi. Eğer bu ağaç kurumazsa, adına tören yapılan kadının ailede çocuklarının dünyaya geleceğine inanılırdı. Hakasların geleneksel görüşlerinde ağaç, aynı zamanda “insan”, “insanın canı” ve “soy” anlamlarıyla da bağlantılıdır.

Toprağın ruhunun da kayın ağacında olduğuna inanılmıştır. Şamanlar kendi ilahilerinde, tören ve ayinlerin başlıca unsuru olan kayın ağacına “Bay Kayın” derlerdi. Kayın, Tanrı’yla kulu arasında ilahi bir köprü gibi düşünülürdü. Şorlar da dağ ve su ruhlarının şerefine yaptıkları ayinleri, kayının altında gerçekleştirirlerdi.

Türk etnik-kültürel geleneğinde, her ağacın birer canlı varlık olduğuna inanılmıştır. Buna göre de kutsal ağaca zarar veren veya dallarını kıran birine zeval geleceğine inanılmıştır. Tapınılan ağaca ant içilir, her yıl bir kurban kesilirdi. Anadolu Kızılbaşları, kutsal ağacın ilahi özellik taşıdığını belirtmek için bu ağaçlara “Dede Ağacı” demiştir. Cengizname'ye göre, Cengiz, her boya bir işaret olarak ayrı ayrı damga, kuş ve benzeri şeylerin yanında bir de ağaç tayin etmişti.

Altaylar’da, “Genç Oğlan” adlı hikayenin kahramanı, kayın ağacının altında geceledikten sonra ad alır. Kırgız ve Kazaklarda ise kısır kadınlar, yalnız ağacın (veya suyun) yanında geceleyip kurban keserlerdi. Yakutlarda, çocuğu olmayan kadınlar, kutsal bir ağacın dibinde ak-boz at derisinin üzerinde oturur, ağlayıp sızlayarak, yer sahibinden çocuk isterlerdi. “Er Sokotoh” destanında, Er Sokotoh’un ablası sekiz budaklı ağaç, kardeşine yenilmez güç vermek için onu emzirir. Oğuzname’deki “Kıpçak” efsanesinde de ağaçtan söz edilmektedir. Altay halk biliminde,kayın ağacından inip, yeni doğmuş çocuğa ad veren, insanlara yardım eden, ak sakallı yaşlı insan motifleri görmek mümkündür. Ancak, Türk mitolojisinde, ağaçtan doğma motifi görülmez. Kahramanlar ağaç yoluyla cennetten gelirler.

Türk kültüründe, kutsal ağacın küçük bir dalını bile kesmeye kimse cesaret edemez. Azeriler’in inanışlarına göre, dedebaba ruhları gününde, ne olursa olsun ağaç kesilemez. Türbe ve mezarların başında olan ağaçlar da kutsal sayıldığından, kesinlikle yakılmazlar. Geleneksel görüşlere göre ağaç kesmek, genellikle günah sayılmış ve sadece mecbur kalındığında bu yola başvurulmuştur.

Anadolu Alevileri ise ağaçları ziyaret etmektedirler. Kızılbaşlar, görkemli ağaç karşısında baş eğip, yılda bir kez orada tören yaparak kurban keserlerdi. Ağaca tapınmanın bir başka ifadesi de evin temeli atıldığında ağaca kurban kesme geleneğiydi. İnanışa göre, ağır olduğu düşünerek, meyveli ağacın altına yatmazlar, tanrısal özellikler taşıyan Ulu Ağaç’ın dibinde oturmazlardı. Meyve getiren ağacın kesilmesi, günah sayılırdı. Bir ağaç kesildiği takdirde, ağaç sahibinin insana zarar vereceği düşünülürdü.

 

 
  Bugün 2 ziyaretçi (37 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=